Rauf Denktaş… Kaya gibi adamdı

NTV Tarih’in Şubat 2012 sayısı için yazılmıştır.

Eğilip bükülmez, esnemez, gedik vermez ve fakat bir o kadar ağır, katı, yerinden milim oynamaz bir kaya gibiydi Denktaş. Jubilesi pek görkemli değildi ama gözü açık gitmedi. Hayatını adadığı KKTC Türk o ölürken hala ayaktaydı…

İki tarih. Biri 24 Temmuz 1923. Türkiye Lozan’da Kıbrıs defterini kapatıyor; ada artık Britanya sömürgesi. Diğeri altı ay sonrası, 27 Ocak 1924. Rauf Raif, Baf’ta dünyaya gözlerini açıyor… Adanın kaderine meydan okur gibi.

O topraklarda büyüdü, o topraklarda okudu Denktaş; en çok duyduğu laf Enosis’ti. Rumlar, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için seferber olmuştu. Türklerin akıbeti pek umurlarında değildi. ‘Azınlık’ psikolojisi daha o günlerden işlendi bilincine.

İngiliz Okulu’nu bitirip bursla imparatorluk başkenti Londra’da hukuk okuduktan sonra 1947’de yine o topraklarda aldı soluğu.

Önce avukatlıkta denedi şansını. Neden sonra savcılığa geçti. Çalışkan ve titizdi, mesleğinin inceliklerine vakıftı. Parlak bir hukukçuydu. Sömürge idaresinin sadık ve gözde bir memuru olarak resmi kariyerinde 1956’da başsavcılığa kadar yükselmeyi başaracaktı. Yıllar sonraki ifadesiyle, “Körüne körüne İngilizcilik güttüğü yıllar”dı bunlar.

Denktaş’ın sivil kariyeri başsavcılık cübbesiyle birlikte İngilizciliği de üstünden attıktan sonra, ‘Türkçülüğü idrak edip’ siyasete atılmasıyla başladı.

Yıl 1957’di… Enosis Kıbrıs’ın üstüne tüm ağırlığıyla çökmüştü. Başpiskopos Makaryos’un örgütlediği EOKA, sömürge idaresine karşı iki yıldır terör estiriyor, İngilizler de şiddete şiddetle karşılık veriyordu.

Kıbrıslı Türkler gemi azıya almış Elen milliyetçiliği ile ipiyle kuyuya inilmez İngiliz sömürgeciliği arasında sıkışıp kalmıştı.

Tek umut Türkiye’ydi. Neyse ki Ankara 30 yıllık ‘kayıtsızlık’ politikasına ‘nihayet’ son vermişti. Eski ‘mülk’ünü, soydaşlarının hal ve akıbetini ‘mesele etmeye’ başlamıştı.
Rumların Enosis’i varsa, Türklerin de Taksim’i vardı artık: Adanın Yunanistan ile Türkiye arasında bölünmesini öngörüyordu Taksim.

Denktaş siyaset sahnesine çıktığında umumi manzara buydu.

Çok geçmeden Türk toplum lideri Dr. Fazıl Küçük’ün çekirdek kadrosunda yerini aldı. Ataktı. Eylem adamıydı. EOKA’ya karşı ‘örgütlü’ mücadeleyi savunuyordu başından beri. Tek sorun Türkiye’nin desteğini sağlamaktı.

Zor olmadı. TSK’nın bastırması, hükümetin de onay vermesiyle Denktaş’ın dediği oldu. Özel Harp Dairesi’nin ‘sevk ve idaresi’nde Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. Amaç Taksim’di…

Sonrası toplumlar arası çatışmaların ‘kurumsallaştığı’, kimsenin masum olmadığı, komitacılığın hüküm sürdüğü, silahların konuştuğu ve her iki taraftan yüzlerce kurban alan bir şiddet sarmalı…

Denktaş TMT’nin beyniydi. Kod adı Toros’tu. Ancak dışında duruyordu örgütün.

Çok geçmeden Enosis ve Taksim’in çıkmaz yollar olduğu anlaşılıp üçüncü yol arayışı başladı. Ve sonunda o yol bulundu: Kıbrıs Cumhuriyeti.

Şiddet sarmalı durmuştu ama şu da bir gerçekti: Ortak devlet Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin beklentilerinden çok, Türkiye, Yunanistan ve Britanya’nın çıkarlarını gözetiyordu. Makaryos’un ne kadar içine sindiyse Denktaş’ın da o kadar sinmişti 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti. Önlemeye gücü yetmemişti. Hal böyle olunca Rum liderliği gibi Türk liderliği de devletin kök salmasına değil, altının oyulmasına odaklandı. Denktaş, Türkiye’den Kıbrıs’a büyükelçi olarak gönderilen diplomatın günün birinde adadan vali olarak ayrılmasını dilediğini saklama gereği duymuyordu.

Üç yıl yaşayabildi anayasal düzen. Ortak devletin çökmesiyle toplumlar arası çatışmaların yeniden patlak vermesi bir oldu. EOKA nasıl Enosis karşıtı Rumları hedef tahtasına koyuyorsa TMT de Taksim’e muhalefet edenlerin gözünün yaşına bakmıyordu. Taksim’in bayraktarlığını yapan Denktaş’tan başkası değildi.

Denktaş ve Taksim’ciler üç yıllık molanın ardından yeniden kolları sıvamıştı. Gelgelelim güç dengesi Rumlardan yanaydı. Üstüne üstlük Türkiye’nin kılını kıpırdattığı yoktu. Kıbrıslı Türkler için belki de tarihlerinin en sıkıntılı yılları başlamıştı.

Denktaş faaliyetlerinden ötürü Rum yönetimince ‘istenmeyen adam’ durumuna düşünce soluğu Ankara’da aldı. Hiç beklemediği kadar uzun, dört yıl sürecekti bu sürgün.

O dört yıl içinde Türkiye’nin Taksim’e gerek siyasi gerekse askeri açıdan hazırlıksız olduğunu derin bir hayal kırıklığı içinde tespit edecekti Denktaş. Hatta ‘12’ye 5 Kala’ diye bir kitap yayınlayarak baştan sona Kıbrıs’ın elden gitmek üzere olduğu görüşünü işleyecekti.

Makaryos’un oluruyla Kıbrıs’a dönerken Türkiye’nin yakın zamanda adaya müdahale edeceğinden umudunu büyük ölçüde kesmişti. Zaten toplumlar arası görüşmeler başlamak üzereydi. Dönem diplomasi dönemiydi.

Hukuk bilgisi ve siyasi deneyimiyle yeni dönemde de başrole soyunması pek yadırganmadı. O artık Kıbrıs Türk toplumunun temsilcisi, müzakerecisiydi.

Bir yandan da liderliğe oynuyordu Denktaş. Gölgesinden sıyrılmaya başladığı Dr. Küçük’ü edilgin buluyordu. Giderek rakip olarak görmeye başlamıştı. Cevvalliği, dinamizmi ve örgütçülüğü bir yana önemli bir de destek vardı arkasında: Özel Harp Dairesi.

Ankara’daki sürgün döneminin tek tesellisi Taksim yanlısı askeri ve sivil kurumlarla geliştirdiği ilişkiydi. Davadan büsbütün vazgeçmediyse bir nedeni de Özel Harp Dairesi nezdinde şahsına ve fikirlerine gösterilen itibardı zaten.

O itibarın ilk semeresini 1973’te cumhurbaşkanı yardımcılığına ‘seçilerek’ topladı. Dr. Küçük Özel Harp Dairesi’nde geçirdiği beş saatin ardından yarıştan çekilmeye ikna olmuştu. Denktaş artık yalnız müzakereci değil, aynı zamanda toplum lideriydi. Tek aday olarak girdiği seçimden ‘tek adam’ olarak çıkmıştı.

Kesintili biçimde 1964’ten bu yana süren toplumlar arası görüşmelerden sonuç çıkmıyordu. Türk tarafı ‘azınlık’ statüsünü kabul etme noktasına gelmiş, ancak talep edilen hakları fazla bulan Rum tarafı uzlaşmaya yanaşmamıştı.

Denktaş rahat bir nefes almıştı. Koyu bir Türk milliyetçisi olarak siyasi iktidar ve sosyal-kültürel hayatın Rumlarla paylaşılacağı bir düzene hiçbir zaman içi ısınmamıştı zaten.
Ayrıca Türkiye’nin azla yetinmesini bir türlü anlayamıyordu.

Denktaş’a göre Türkiye ve Kıbrıslı Türkler çok daha fazlasını hak ediyordu…

Talihin cilvesine bakın ki beklediği fırsatı ona Enosis’çiler sunacaktı…

15 Temmuz 1974’te Rum tarafında Makaryos darbeyle devrildi. Cuntanın hedefi Enosis’ti. Darbe Türkiye’nin askeri müdahalesine, müdahale de Kıbrıs’ın bölünmesine yol açtı.

Her şey Denktaş’ın yıllardır hayalini kurduğu gibi gelişiyordu.

Sahadaki durum tamamen değiştiği için görüşme masasındaki pozisyonu da aynı değildi Türk tarafının. Federasyon isteniyordu artık.

Denktaş’a kalsa daha gevşek bir birlikteliği, konfederasyonu yeğlerdi. Ancak federasyonla idare etmekten başka çaresi yoktu.

1970’lerin ortasından itibaren Türkiye terör batağına gömülüp içine kapanırken Denktaş Kıbrıs’ta bir yandan iktidarını sağlama almak bir yandan da ‘müzakere ediyormuş gibi yapıp’ fiili durumu kemikleştirmekle meşguldü.

1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etti. Devlet başkanı kendisiydi tabii ki. Ertesi yıl bu kez seçimle geldi aynı göreve. Beş yıl sonra, 1981’de bir kez daha…

Türkiye’de ‘kahraman’, Kuzey Kıbrıs’ta rakipsizdi. Ama daha işi bitmemişti Denktaş’ın.

Ve nihayet 1983’e gelindiğinde ufukta kaçırılmayacak bir fırsat belirdi.
Türkiye’de askeri yönetim iktidarı sivil hükümete bırakmak üzereydi.

Denktaş’ın ifadesiyle, “Daha iyi bir zamanlama olamazdı. Giden bize ne dese etkisiz olacaktı… Gelen ise emrivakiyi bulacaktı.”

15 Kasım 1983’te KKTC ilan edildiğinde tam da öyle oldu. Denktaş Rumlara nazire yapıp dünyaya meydan okurken çiçeği burnunda Turgut Özal hükümetini bir oldubittiyle karşı karşıya bırakmıştı.

Hayali tamamına ermişti. O hayalin içinde siyaseten mutlu mesut 20 yıl kadar hüküm sürdü.

Varsın diplomasi koridorlarında adı ‘Mister No’ya çıksın, Denktaş hiç gocunmuyor, aksine gurur duyuyordu.

2000 yılına kadar dört kez daha cumhurbaşkanı seçilmeyi başardı. Arada, 1997 yılında Türkiye’ye konfederasyon tezini, üstelik Meclis kararı olarak kabul ettirmeyi de ihmal etmedi.

Şöyle diyordu o günlerde: “Ben bir Anadolu çocuğuyum. Kültürümle, dilimle, tarihimle ve tüm benliğimle Türk’üm. Benim bir devletim ve anavatanım var. Kıbrıs kültürüymüş, Kıbrıslı Türkmüş, Kıbrıslı Rummuş, Ortak Cumhuriyetmiş, hepsi boş laflar. Onların Yunanistan’ı bizim de Türkiye’miz varken, neden aynı cumhuriyet çatısı altında yaşayalım? Kıbrıs’ta yaşayan bir tek Kıbrıslı vardır, o da Kıbrıs eşeğidir.”
Yalnız Kıbrıs değil, Türkiye’deki gücünün de zirvede olduğu yıllardı bunlar. Özal’ın “Koskoca Türkiye’yi burnundan yakalamış, istediği yere çekiyor” derken kastettiği de Denktaş’tı, Süleyman Demirel’in “Kendisine fırsat verilse, Türkiye’yi burnundan tutup oynatır” diye işaret ettiği de.
Denktaş, bu gücü kendi halkının desteği kadar Türkiye’deki ‘Kıbrısçılar’dan alıyordu. Asker, siyaset, bürokrasi, medya ve üniversitelerdeki destekçileri hep Denktaş’ın arkasındaydı.
Sevgi saygı, birlik dirlik derken Türkiye Kıbrıs’ta aklını yıllarca Denktaş’a emanet etmekte hiçbir beis görmedi.
Oysa yıllardır estirilen ‘milli dava’ havası ve Denktaş’ın başını çektiği ret cephesi
Kıbrıs’ta bir yandan demokrasinin nefesini daraltıyor bir yandan da çarpık, üretimden yoksun, tamamıyla Türkiye’ye bağımlı bir ekonomi oluşturuyordu.

Ayrıca KKTC’nin ekonomik külfeti bir yana Kıbrıs sorununun, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine koyduğu ipotek iyice göze batar olmuştu.

1990’ların sonuna gelindiğinde Kıbrıslı Türklerin rejime öfkesi de kabarıyordu.
Öfke bir kimlik mücadelesi biçiminde sokağa taştığında yıl 2000’di. Statükoya başkaldırıyordu halk. Aynı dönemde meclisin basılıp darmadağın edilmesi ve başkanlık sarayının saldırıya uğramasıyla sonuçlanan ‘bankazede isyanı’ infiale bir de mali boyut getirdi.

İki yıllık görüşme süreci sonunda Annan Planı’nın taraflara sunulduğu 10 Kasım 2002 tarihi, Denktaş’ın toplum liderliği ve Kuzey Kıbrıs’taki statüko için ‘sonun başlangıcı’ydı adeta.

Denktaş önce Aralık 2002’de Kopenhag’da, ardından Mart 2003’te Lahey’de plana ‘Hayır’ dedi. Böylece Kıbrıslı Türkler bir çözüm fırsatını daha, üstelik bu kez ucunda AB üyeliği bulunan bir çözüm fırsatını kaçırmış halde buldu kendini. Ve sabırları taştı…

Kıbrıs tarihinin en kalabalık gösterileri birbirini izlemeye başladı. Sloganların, pankartların bir numaralı hedefi Denktaş’tı. Yılların lideri halkıyla ters düşmeye başlamıştı. Türkiye’nin muktedirleri arkasında durdukça bu vartayı da atlatacağını biliyordu Denktaş.

Gelgelelim Ankara’da da değişen bir şeyler vardı. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül başta olmak üzere AK Parti ileri gelenleri, açıkça Annan Planı temelinde Kıbrıs’ta çözüm istediklerini söylüyor, Denktaş’la görülmemiş sertlikte polemiklere girmekten kaçınmıyordu.

AK Parti’nin tavrı ve Türkiye’nin çözümden yana politikası, Kıbrıs’ta başlamış bulunan toplumsal muhalefete ivme kazandırdı. 2003 sonunda yapılan genel seçimler, başını CTP’nin çektiği muhalefetin zaferiyle sonuçlandı.

Denktaş’ın ayağının altındaki toprak kayıyor, Ankara’dan da kimse el uzatmıyordu.

Bittiği gün

Denktaş ve Kıbrısçıların tüm muhalefetine rağmen Erdoğan hükümeti 2004 başında Annan Planı sürecini yeniden başlattı. Kopenhag ve Lahey’den ağzı yanmıştı AK Parti’nin. Bu sefer işi şansa bırakmamakta kararlıydı. Denktaş kritik New York zirvesine giderken markaja alındı. ‘One-man show’ dönemi bitmişti. Masadan kesinlikle kalkmayacaktı. Kalkamadı da. Ve aslında o gün orda bitti Denktaş’ın siyasi kariyeri…

Giderek ‘muhalif cumhurbaşkanı’ konumuna düştü. Toplumla arasındaki uçurum o kadar derinleşmişti ki ‘son dakikaya kadar aleyhinde propaganda yaptığı’ Annan Planı’na Kıbrıslı Türklerin yüzde 65’i ‘Evet’ diyordu. Nisan 2005’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde aday bile olmadı.

Herhalde jubilesini böyle planlamıştı. Ama marjinalleşmeye kadar vardı sonu. Son döneminde Kıbrıs’ta siyaset sahnesinden tamamen silinirken Türkiye’de tutunabildiği tek dal artık ‘Ergenekoncular’ diye biliniyordu.

Ama gözü açık gitmedi. Hayatını adadığı, yıllarca hayalini kurduğu ve nihayet elleriyle kazıyarak kurduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, o ölürken hala ayaktaydı.

Denktaş’ın hayalini, yani KKTC’nin ilanını gerçek kılacak süreci Rumlar başlatmıştı 1974’te darbe yaparak. O hayali yaşatmak da Rumlara ‘nasip oldu’ Nisan 2004’te Annan Planı’na hayır dediklerinde.

Denktaş’la hatırı sayılır bir teşriki mesai yapan eski BM şefi Kofi Annan’ın şöyle bir saptaması var: “Denktaş 1960’ların çatışmacı ortamından Kıbrıs’ın AB üyeliğinin eşiğinde durduğu bir Avrupa’ya gelindiğini, dünyanın değiştiğini kabul etmiyor; kendi ‘fiili gerçekler’inin günün birinde meşruiyet kazanacağına inanıyor.”

Son nefesini de hayaline sarılarak verdi. Ölürken, “Hıristofyas’a söyleyin, burası ağımsız bir ülke” diyordu.

Türkiye dışında kimsenin tanımadığı, doğrusunu isterseniz Türkiye’nin de ancak tanır gibi yaptığı ‘bağımsız’ bir ülke… Ne gam! Denktaş’a bu kadarı yeterdi.

NTV Tarih’in Şubat 2012 sayısı için yazılmıştır.

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Kıbrıs içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s