İlk ABD başkanı 69 oyla seçildi

İlk başkanlık seçiminin sonucu değil ama oy dağılımı şaşırtıcıydı. ‘Seçiciler’in tümü tercihini Washington’dan yana kullanmıştı. Oy birliğiyle başkan seçilmek bir daha hiçbir adaya nasip olmayacaktı.

1789 yılına girildiğinde Amerikalılar İngilizlerden bağımsızlığı zor da olsa koparmış, bireysel özgürlük, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığına dayalı anayasayı yürürlüğe koymuş, halkın kendi belirlediği temsilciler tarafından idare edildiği yönetim biçimine geçmişti. Alexis de Tocqueville’in ifadesiyle, “Fransız devrimi başladığında Amerikan devrimi bitmişti.”

Bağımsızlık mücadelesi boyunca Konfederal Kongre’nin üstlendiği yürütme görevi anayasayla ‘başkan’a verilmişti. Ama hiç de kolay olmamıştı bu…

Zorlu görev

Savaş sonrası dönemin kritik meselelerinin başında ulusal birliğin sağlanması geliyordu. Dolayısıyla anayasa yazılırken göz önünde tutulan en önemli etken de buydu. Hedeflenen birlik, eyaletlerin idari olarak bir merkezi yönetim etrafında kenetlenmesi kadar, tüm halkı temsil edecek, halktan aldığı yetkiyle birliği idare edecek bir otorite tesis edilmesini de elzem kılıyordu.

Temsilcilerin önünde zorlu bir görev vardı: Yürütme, elbette çoğunluğun iradesine tabi kılınmalıydı, ama aynı zamanda ‘çoğunluğun esiri’ olmadan kendisine tanınan yetkileri serbestçe kullanabilecek gücü elinde tutabilmeliydi. Bir monark değil ve fakat bir lider lazımdı Amerikalılara.

Öncelikle ‘başkan’ın belirli bir süre için, dört yıllığına görevi üstlenmesi kararlaştırıldı. Buna karşılık yeniden seçilebilmesine olanak sağlandı. Yasama organı Kongre’ye, başkanı denetleme, hatta görevden alma yetkisi verildi. Ancak bu, Kongre’nin yürütme gücünü paylaşması anlamına gelmiyordu.

Başkana Kongre’den çıkan kararları veto etme yetkisi tanınmıştı ama kanun çıkarma yetkisi yoktu; Kongre’yi feshetmeyi ise aklından bile geçiremezdi. Başkan, kabinesini dilediği isimlerden oluşturabilir ya da herhangi bir ülkeyle uygun gördüğü bir anlaşmaya imza atabilirdi; gelgelelim Kongre onayı olmadan ne o isimler işbaşı yapabilir ne de o anlaşma yürürlüğe girebilirdi.

Nerden çıktı bu seçiciler?

Başkan ve yardımcısının nasıl seçileceği de anayasayla düzenlenmişti. Doğrudan doğruya tüm halk değil, her eyalette o eyaletteki seçmenlerin belirlediği ‘seçiciler’ oy kullanacaktı yalnızca. Fiziki ve siyasi nedenleri vardı bu tercihin…

Ülke çapında bir seçim düzenlemektense eyalet bazında seçiciler belirlemek daha pratik bir yöntemdi. Daha önemlisi, anayasa çalışmaları sırasındaki tutanaklara da yansıdığı üzere halk ‘siyaseten cahil… bilgisiz… kolaylıkla kandırılabilir’di. ‘Çoğunluk diktası’ndan korkuluyordu. Ve nihayet, başkanı halk yerine eyaletleri temsil eden ‘seçiciler’e seçtirmenin ‘birlik ruhu’nu pekiştireceğine inanılıyordu. Tabii şunu da unutmamak gerekir ki ‘kurucu babalar’ın önceliği doğrudan demokrasiden ziyade, temsili demokraside, cumhuriyetteydi.

Bazı eyaletlerde seçimle, bazılarında meclis oylamasıyla, bazılarında hem seçim hem oylama yapılarak belirlenmişti seçiciler. Seçici olabilmenin iki koşulu vardı. Beyaz ten rengi ve mal mülk… Köleler ve ‘ayaktakımı’nın oy hakkı yoktu.

Her eyaletin kongreye göndereceği senatör ve temsilci sayısının toplamı kadar seçici belirleme hakkı vardı (Hâlâ öyle). 1789’a gelindiğinde 13 eyaletli bir devletti ABD. Bunlardan ikisi, Kuzey Carolina ve Rhode Island daha anayasayı onaylamamıştı. İmzacı eyaletlerden New York ise başkan ve başkan yardımcılığı için oylama günü geldiğinde tüm seçicilerini belirleyememişti. Virginia ve Maryland’den birer seçici de kötü yol koşulları ve hava muhalefeti nedeniyle oylama saatine yetişemedi.

Topu topu 69 oyla

O yüzden seçiciler iki eksikle 10 eyaleti temsil ediyordu yalnızca: ABD’nin ilk başkanı topu topu 69 kişinin oyuyla belirlenecekti (Bu sayı bugün 538). Her ‘seçici’ bir oy kullanacak, ancak başkanlık için iki isim önerebilecekti. En fazla ‘seçici’nin oyunu almayı başaran aday ABD’nin ilk başkanı, ikinci gelen aday ise ilk başkan yardımcısı olarak tarihe geçecekti. Eşitlik durumunda başkan Temsilciler Meclisi’nde yapılması öngörülen oylamayla belirlenecekti.

Bir güneyli bir kuzeyli

ABD ilk başkanını seçeceği için heyecan doruktaydı ama oylamanın sonucu çoktan belliydi. Tek favori vardı: Virginia’lı bağımsızlık kahramanı George Washington…

ABD’nin ‘kurucu baba’larındandı Washington. Başkomutan olarak son derece zorlu koşullarda yürütülen altı yıllık bir savaşın ardından ABD’yi dünyanın bir numaralı gücü Britanya karşısında zafere taşıyan isimdi o. İtibarı zirvedeydi. Ayrıca Virginialı’ydı ki bu da başlı başına bir avantajdı. Çünkü o yıllarda Virginia ABD’nin en kalabalık, en büyük, ekonomik açıdan en verimli, dolayısıyla siyasi nüfuzu en yüksek eyaletiydi. Tabii şu da vardı: Washington, ülkenin en zenginleri arasında gösteriliyordu.

Washington’ın karşısında varlık gösterebilecek tek isim yine ‘kurucu baba’lardan, Amerikan devriminin beyin takımından John Adams’tı. Güneyli Washington başkan olacağına göre bir ‘kuzeyli’nin başkan yardımcılığına seçilmesi uygun olacaktı. Bir Amerikan siyasi geleneği de böylece yerleşiyordu.

Oy birliğiyle seçilen tek başkan

Şubat ayında gerçekleşen seçimin sonucu değil ama oy dağılımı şaşırtıcıydı. 69 ‘seçici’nin 69’u da ilk tercihini Washington’dan yana kullanmıştı. Başkan yardımcılığına da yine beklendiği üzere diğer 10 adayı geride bırakan John Adams seçilmişti 34 oy olarak… Oy birliğiyle başkan seçilmek bir daha hiçbir adaya nasip olmayacaktı.

İLK YEMİN

İşe Tanrı karıştı

30 Nisan 1789 sabahı ‘adeta tüm New York ve daha fazlası’ sokaktaydı. O gün ABD’nin ilk başkanı Kongre’nin Manhattan’daki yeni merkezi Federasyon Binası’na (Federal Hall) gelip ant içerek göreve başlayacaktı. Herkes işini gücünü bırakmış, Washington’ın geçeceği güzergâha dizilmişti. “Görülmemiş bir kalabalık vardı” Manhattan sokaklarında. Gazette of the United States şöyle tarif ediyordu haleti ruhiyeyi: “O kadar çok insanın dudaklarından, “Artık ölsem de gam yemem” cümlesi dökülüyordu ki… Tek bir dilekleri vardı Tanrı’dan: Kurtarıcılarını dünya gözüyle görebilmek.”

Yemin töreninin yapılacağı Senato’da da tüm hazırlıklar ‘nihayet’ tamamdı…

Senato’ya başkandan önce başkan yardımcılığına seçilen John Adams adım atmıştı ilk olarak. Tarih 21 Nisan 1789’du. Kapıda karşılanan Adams anayasa gereği aynı zamanda başkanlığını yürüteceği Senato’ya ayrılmış salona girdiğinde ABD’nin ilk senatörleri yarım daire biçiminde yerlerini almışlardı bile. Basit, gösterişsiz bir seremoniydi. Ant içmeye gerek görülmemişti. Adams’ın iki sayfalık konuşmasının son sözleri tarihe kaydedilecekti: “Omzunuzdaki sorumluluk eşi benzeri görülmemiş büyüklükte. Ve tüm dünyanın gözü sizin üstünüzde.”

Sonrasında günler boyunca seremonik bir tartışmaya gömüldü Senato. Başkana nasıl hitap edilecekti? Salona girdiğinde ayağa kalkılacak mıydı? Konuşurken ayakta durmak mı oturmak mı doğruydu?

Kanarya sarısı araba

Saat gelip çattığında altı atın çektiği kanarya sarısı bir araba gelip Federal Bina’nın önünde durdu. Hemen arkasında tam teçhizatlı ve üniformalı New York milisleri görünüyordu.

Washington o iri bedeniyle arabadan indiğinde tüm gözler kendisine çevrildi. İlk göze çarpan belindeki tören kılıcıydı. Kahverengi bir ‘takım’ giymişti. Metal düğmelerinin üstünde kartal resmi vardı. Beyaz ipek çoraplarını gümüş bukleli ayakkabısı bütünlüyordu.

Washington Senato salonuna yöneldi önce. Yalnız senatörler değil, temsilciler, başkan yardımcısı, görevliler ve diplomatlar de vardı salonda. Ve Washington’ı ayakta karşıladılar.

Washington, Adams’ın eşliğinde salondan ayrılıp Federal Bina’nın dar balkonuna çıktığında çığlıklar yükseldi kalabalıktan. Yalnız sokaklara değil, civar ev ve binaların pencere ve çatılarına da doluşmuştu insanlar. Washington eğilerek selamladı kitleyi… Sonra bir daha.

İlk gelenek

Washinton ancak yanındaki yargıç Robert R. Livingston’a dönüp sağ elini İncil’in üstüne koyunca sustu kalabalık. Alçak bir sesle içti andını Washington, sokaktan ne dediğini duymak isteyenler boş yere çabaladı. ABD Anayasası’nı koruyup savunacağına dair yemin etti. Yemin metni bitirince anayasada öngörülmemiş bir şey yaptı Washington: “Tanrı yardımcım olsun” deyip İncil’i dudaklarına götürdü. Bir geleneğin temeli de böylece atılmış oluyordu.

“Bu kadar” dedi Livingston ve coşkunun zirvesindeki kalabalığa dönerek şöyle haykırdı: “Yaşasın George Washington, Birleşik Devletler Başkanı…”

Washington titriyordu

Top atışları ve kilise çanları eşliğinde Washington halkı defalarca selamladı. Ve başkanlık konuşmasını yapmak üzere nihayet Senato salonuna geçti. Bu kez herkes yerinde oturuyordu.
Tedirgin ve gergindi ilk ABD başkanı. Konuşma metnini tutan elleri de dudakları da titriyordu. Biraz da bu yüzden salondakilerin çoğu onu duymakta zorluk çekiyordu. Metnin ne içeriği ne de Washington’ın hitabeti kaydadeğerdi.

David McCullough’ın anlatımıyla, “Ama tüm bunların hiçbir önemi yoktu. Washinton’dı o ve salondakilerin birçoğunun gözünden yaş akıyordu.” Temsilciler Meclisi üyesi Fisher Ames, ‘erdemin vücuda gelmiş hali karşısında kendinden geçtiğini’ yazacaktı. Fransız diplomat Louis-Guillume Otto izlenimlerini şöyle dile getiriyordu: “Tarihin hiçbir döneminde özgür bir ülkenin herhangi bir yurttaşı dava arkadaşları nezdinde böylesine katıksız ve eksiksiz bir güvene mazhar olmamıştır. Bu güvenin temelinde gerçek bir liyakat ve sarsılmaz bir erdem yatsa gerek.”

‘Mr. President’ yeterli

Seremonik tartışmalar bitmişti ama ‘unvan’ meselesi çözülememişti. Temsilciler Meclisi, Washington’ın yalnıza ‘Birleşik Devletler Başkanı’ olarak anılmasından yanaydı. Senato’da ise ‘başkan’ı banal bulanlar vardı. Bir ara ‘ekselansları’ hatta ‘majesteleri’ bile önerildi. Tartışma tam bir ay sürdü.

Sonunda homurdanmalara karşın ‘Birleşik Devletler Başkanı’nda karar kılındı. Ne de olsa anayasa gereği ‘Birleşik Devletler tarafından hiç kimseye asalet unvanı verilmeyecek’ti. Hitap ederken de ‘Sayın Başkan’ (Mr. President) veya ‘Efendim’ (Sir) demek yeterli olacaktı.

MANZARAİ UMUMİ

Nüfus: 4 milyon

En kalabalık şehir: Philadelphia (40 bin)

Para birimi: Yok

Banka sayısı: 3

Ordu Mevcudu: 700

Donanma: Kayıp

Arazi: Yüzde 50’si ormanlık

En ‘batı’ uç: Pitssburgh

Köle nüfusu: 700 bin

ABD ilk liderini seçmeye hazırlanırken nasıl bir ülkeydi?

Bağımsızlık ilanı, savaş, anayasa, başkanlık seçimi… 1776 ile 1789 arasında ABD tarihinin kilometre taşları bir bir döşeniyordu. Aynı dönemde nüfus 2 milyondan 4 milyona yükselmişti. Britanya ile imzalanan Paris Barış Anlaşması’nın sonucu olarak ülkenin yüzölçümü ikiye katlanmıştı. Bugünküyle kıyaslanamayacak olsa da Britanya Adaları, Fransa, İspanya, Almanya ve İtalya’nın toplamını da geride bırakan bir büyüklüktü bu.

Tüm Amerika bugünkü doğu kıyısından ibaretti. En kalabalık şehir 40 bine yaklaşan nüfusuyla ‘devrimin başkenti’ Philadelphia’ydı. New York’un nüfusu ise 18 bin civarında seyrediyordu.

‘Toprak ağaları’ dışında geçim sıkıntısı yaygındı. Maaşlar yerlerde sürünüyordu. Para darlığı had safhadaydı. Zaten henüz bir ulusal parası da yoktu Amerikalıların. İngiliz, Alman, İspanyol ve Alman paraları dolaşıyordu ortalıkta. Tüm ülkede yalnız üç banka vardı.

Bir ordudan söz etmek de mümkün değildi. Savaşın ardından birlikler dağılmış, kala kala 700 subay ve er kalmıştı silah altında. Zaferin kazanılmasında anahtar rol oynayan donanma tam anlamıyla ortadan kaybolmuştu.

Amerikalıların çoğu tarımla uğraşıyordu. Nüfusun üçte ikiye yakını Maine ile (İspanyol) Florida arasındaki kıyı şeridine tıkışmıştı. ABD topraklarının neredeyse yarısı balta girmemiş ormanlardan ibaretti. Ve bu ormanlar da 100 bin kadar Kızılderilinin elindeydi. Tren yolunun batı yönündeki son durağı Pitssburgh’du (Bugün doğuda kalıyor). ‘Şehrin’ nüfusu ise sadece ve sadece 500’dü.

Parçalanma korkusu

Siyasi açıdan en önemlisi ülkede bir ‘birlik ruhu’nun bulunmamasıydı. Bağımsızlık ve savaş günlerinin dayanışması geride kalmıştı. Bölünme ve dağılma an meselesiydi. ‘Kurucu babalar’ kara kara ülkeyi ve halkı nasıl bir arada tutacaklarını düşünüyordu. Ünlü komutanlardan General Nathanael Grene, Başkomutan George Washington’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Birçok insanın aklından geçen her eyaletin tamamen bağımsız idare edilmesi ve kamu borçları sıfırlanır sıfırlanmaz Kongre’nin feshedilmesi.”

Yeni anayasa eyaletlerin haklarına, bireylerin özgürlüğüne karşı bir tehdit olarak algılanıyordu. Amerikan tarihine damga vuracak ayrımın safları çoktan belirginleşmişti. Bir yanda güçlü bir merkezi yönetimi savunan Federalistler, diğer yanda, bağımsızlık kahramanlarından Thomas Paine’in, “En iyi yönetim, en az yönetendir” şiarını benimsemiş Anti-Federalistler vardı. Anayasa, ancak 9’uncu eyalet olarak New Hampshire’ın da onaylamasıyla Haziran 1788’de güvenceye alınabilecekti.

Fay hattı kölelik

En önemli kırılma hattı, kölelikti. Hiçbir özgürlüğü bulunmayan erkek, kadın ve çocuk nüfusu 700 bini buluyordu. Her eyalette kölelere rastlanıyordu. Bir tek Massachusetts köleliği kaldırmıştı. Kölelerin yaklaşık 500 bin Maryland, Virgina ve Coralina gibi güney eyaletlerinde toplanmıştı. Bu, iç savaşla sonuçlanacak Kuzey-Güney ayrımının en belirgin göstergesiydi.

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ

Türkiye’yi en çok Johnson üzdü

Ankara’ya ayak basan ilk ABD başkanı Dwight Eisenhower’dı (1959). Çok değil beş yıl sonra yazdığı bir mektupla Türkiye’nin kimyasını bozan başkan ise Lyndon Jonhson’dı. Johnson ‘kabaca’ şöyle diyordu Başbakan İnönü’ye: ‘Kıbrıs’a müdahale etmenize karşıyız. Ola ki eder de Sovyet saldırısına uğrarsanız bizden destek beklemeyin.’ Bu ‘diplomatik atom bombası’nın ikili ilişkilerde yol açtığı hasar uzun süre giderilemedi. Johnson’dan sonra Türkiye’de en az sevilen ABD başkanı ise hiç kuşkusuz George W. Bush’tu.

Dört başkan suikasta kurban gitti

Dört ABD başkanı suikasta kurban gitti: Abraham Lincoln (1865), James Garfield (1881), William McKinley (1901) ve John F. Kennedy (1963). 1900’lere kadar başkanı korumakla görevli resmi bir birim yoktu. Gizli Servis, McKinley suikastının ardından oluşturuldu. Suikast girişimine maruz kalan başkanlar şunlar: Andrew Jackson, Theodore Roosevelt, F.D. Roosevelt, Harry Truman, Gerald Ford ve Ronald Reagan. Görevi başında ölen başkanlar ise şöyle: William H. Harrison (1841), Zackary Taylor (1850) Warren G. Harding (1923).

Efendi’ başkanlar

ABD 1789’da ilk başkanını seçerken ülkede 700 bine yakın köle vardı. Dahası ‘efendiler’ arasında epey tanıdık isimler göze çarpıyordu. En başta da ilk başkan George Washington. 200 kadar kölesi vardı Washington’ın. En ateşli özgürlükçü, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı ve ABD’nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson’ın köle sayısı daha az değildi. ‘Efendi’lik eden diğer ABD başkanları şunlar: James Monroe, Andrew Jackson, John Tyler, James K. Polk, Zachary Taylor, Ulysses S. Grant.

Roosevelt peş peşe dört kez seçildi

Washington, dörder yıldan iki kez başkanlık yaptıktan sonra yeniden aday olmamış, bu bir gelenek olarak yerleşmişti. Geleneği yıkan F.D. Roosevelt oldu. Roosevelt, peş peşe dört kez (1932, 1936, 1940 ve 1944) başkan seçilmeyi başardı. Dördüncü döneminin başında 1945’te hayatını kaybetti. Roosevelt başka ilklere de imza attı. Uçağa binen, bir kadını bakan yapan, televizyondan izlenen ilk ABD başkanı oydu. 1952’de başkanlık iki dönemle sınırlandı.

Tekleyenler de oldu

Obama hariç bugüne kadarki 43 başkanın 33’ü ikinci kez seçilmeyi başardı. Tek dönemle yetinen ilk başkan ABD’nin ikinci başkanı John Adams’tı. Son tekleyen başkan George H.W. Bush’tu. Jimmy Carter, Gerald Ford da ikinci dönemi göremeyen başkanlardan.

İstifa eden ilk ve son başkan Nixon

ABD tarihinde istifa etmek zorunda kalan tek başkan Richard Nixon. Özellikle Vietnam Savaşı nedeniyle ‘en az sevilen başkan’ olarak da bilinen Nixon’ın başını yiyen ise ünlü Watergate skandalı oldu. Nixon ikinci başkanlık döneminin ortalarına doğru, 9 Ağutos 1974’te istifa etti. En çok akılda kalan sözü, skandalın ardından sarf ettiği, “Ben düzenbaz değilim” cümlesiydi.

Skandal üçlü: Nixon, Reagan, Clinton

Watergate: 1972’de Washington D.C.’deki Watergate adlı binada bulunan Demokrat Parti merkezine gizlice giren beş kişi yakayı ele verdi. Soruşturma sonucunda bu kişilerin Cumhuriyetçi Parti adına hareket ettiği ortaya çıktı. Nixon olayı örtbas etmekle suçlandı. Ufukta azil görünce Nixon istifasını sundu.

İran-Kontra: Ronald Reagan yönetiminin ambargo uyguladığı İran’a silah sattığı, üstelik elde ettiği geliri Nikaragua’da hükümete karşı mücadele yürüten Kontra milislerine aktardığı anlaşıldı. Yönetim, İran’a silah satarak Tahran’daki Amerikalı rehinelerin salıverilmesini sağlayacağını da ummuştu. Reagan ve Beyaz Saray skandalı ‘hafif yaralı’ atlattı.

Monica Lewinsky: Bill Clinton’ın Beyaz Saray stajyerlerinden Monica Lewinsky’yle cinsel ilişkisi ortaya çıktı. Temsilciler Meclisi, ABD tarihinde ikinci kez bir başkanın azlini istedi. (İlki Andrew Johnson’dı. Johnson 1868’de Savaş Bakanı’nı usule aykırı biçimde görevden aldığı gerekçesiyle topun ağzına geldi). Ancak ilkinde olduğu gibi ikinci vakada da başkan Kongre’nin diğer kanadı Senato tarafından suçlu bulunmayınca azil gerçekleşmedi.

Başkanlar ve filmleri

ABD başkanlarının arzı endam ettiği sayısız film ve dizi film çekildi bugüne kadar. Bunlardan biyografik özelliği de bulunan bazıları şöyle:

Frost-Nixon (Ron Howard)

JFK (Oliver Stone)

Thirteen Days (Roger Donaldson)

Nixon (Oliver Stone)

W. (Oliver Stone)

Path to War (John Frankenheimer)

John Adams (Tom Hooper)

Ve tabii Steven Spielberg’in yönettiği, önümüzdeki aylarda gösterime girecek Lincoln.

NTV Tarih, Kasım 2012

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Tarih içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s