Tarihten bir sayfa: Sahi biz Hatay’ı nasıl almıştık?

BU_ta4RCMAAGfHj yazısı: Meclis Başkanı Abdülgadir Türkmen, Hatay Cumhuriyeti Devleti’nin kısa tarihine şu sözlerle noktayı koyuyordu: ‘Tarihi vazifesini ikmal eden Hatay Millet Meclisi’ni dağıtıyorum.’

Tarih

Atlas Tarih, Ocak 2013

Mustafa Kemal, Nutuk’ta, Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Anlaşması’ndan söz ederken, “Siyasal, ekonomik, askeri ve öteki alanlarda, bağımsızlığımızdan hiçbir şey yitirmeden, Adana ve Antep dolaylarını Fransızlardan kurtardık” der. ‘Kurtarılamayan’ bir yere değinmez. O yer zamanla Mustafa Kemal için ‘sanki bir can sevgilisi ağyar kucağından imiş gibi büyük ıstırap’a dönüşecek, adını bizzat koyacağı Hatay’dır…

Hatay, Osmanlı döneminde kısaca ‘Sancak’ diye anılırdı. Kastedilen bölge İskenderun ve Antakya’yı kapsıyordu. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında, Sancak Osmanlıların elindeydi. Öyle kalması bekleniyordu. Ancak çok değil 10 gün sonra, Mütareke’nin müttefiklere ‘kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı’ tanıyan ‘meşum’ 7’nci Maddesi’ni İngilizler Sancak’ta uygulamaya geçirmişti bile.

İngilizler tam bir yıl sonra -daha savaş sürerken, Mart 1916’da imzalanmış Sykes-Picot Anlaşması’nın gereği olarak- Sancak’ı da Fransızlara devredip bölgeden çekildi. O günlere gelindiğinde sonradan ‘Kuvayi Milliye’ adını alacak irili ufaklı direnişçiler Anadolu genelinde olduğu gibi Sancak’ta işgalci güçlerin başını ağrıtmaya başlatmıştı. Nitekim 28 Ocak 1920’de Meclisi Mebusan tarafından oybirliğiyle kabul edilen Misakı Milli’de ‘anayurttan hiçbir sebeble ayrılmaz bir bütün’ denilen, düşman işgali altındaki bölgelerden biri de hiç kuşkusuz Sancak’tı. Nitekim Mustafa Kemal 1 Mayıs 1920’de bu kez TBMM kürsüsünden milli hududumuzun İskenderun’un güneyinden geçtiğini söylüyordu.

Mühim bir anlaşma

Fransa, Sancak dahil ‘güney cephesi’nde her geçen gün güçlenip örgütlenen direniş nedeniyle ödemek zorunda kaldığı mali ve insani bedeli uzun süre kaldıramayacağını anlamıştı. ‘Ankara hükümeti’ de bir an önce ‘güney cephesi’ni hal yoluna koyup tüm gücüyle ‘batı cephesi’ne yüklenmek niyetindeydi.

Çözüm arayışları nihayet 20 Ekim 1921’de sonuç verdi. Genel olarak ‘taraflar arasındaki savaş halinin sona erdirilmesini’ ve ‘bir sınır belirlenmesini’ öngören Ankara Anlaşması, Fransızlara istedikleri kapitülasyonları büyük ölçüde veriyordu. Ayrıca başından beri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Sancak, Suriye toprağı olarak tanınıyordu. Mustafa Kemal, eleştirileri yanıtlarken şöyle diyecekti: “Misakı Millimizde muayyen ve müsbet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle tesbit edeceğimiz hat, hattı hudut olacaktır.” Buna karşılık aynı anlaşma Türkiye ve bölgedeki Türkler için birtakım iyileştirmeler içeriyordu.

Türkiye-Suriye sınırını belirleyen 8’inci maddeye göre hat Adana, Osmaniye, Mersin, Kilis ve Antep’i içine alacak biçimde Türkiye lehine güneye doğru kaydırılmıştı. 7’nci madde, ‘İskenderun bölgesi için özel bir yönetim kurulmasını, Türk soyundan gelen halkın kültürünü geliştirebilmek için her türlü hakkı kullanabilmesini ve Türkçe’ye resmiyet kazandırılmasını’ öngörüyordu.

Taraflar arasında anlaşma haricinde teati edilen mektuplarda da Sancak’a ilişkin bazı düzenlemeler yer aldı: Türk halkının kendi bayrağı olacak, Türk uyruklulara, Türk mallarına ve Türk bayrağı taşıyan gemilere İskenderun limanından yararlanmada tam serbesti tanınacak, Türk çoğunluğun bulunduğu mahaller Türk soyundan memurlarca idare edilecekti.

28 Ekim 1921’de yürürlüğe giren Ankara Anlaşması, artıları ve eskileriyle, TBBM hükümetinin Batılı bir ülkeyle imzaladığı ilk anlaşma olarak tarihe geçmiştir. Bu anlaşmayla Fransa Ankara’yı hukuken tanımış oluyordu.

Sancak özelinde bakıldığında Ankara Anlaşması, bölgeye hukuki bir statü kazandırmıştı. Türkiye Sancak’ı geri alamamış, ancak elde ettiği hak ve ayrıcalıklarla pozisyonunu güçlendirmiş, ileride bütünüyle hak iddia edebilmesini sağlayacak bazı kazanımlar elde etmiştir. İki yıl sonra Lozan’da da, Türkiye-Suriye sınırı ‘Ankara Anlaşması’nın 8’inci maddesinde belirtildiği gibi’ teyit edilirken Fransa da, Sancak’a ilişkin özel düzenlemelerin geçerliğine ilişkin bir bildiri yayınladı.

‘Kırk asırlık Türk yurdu’

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’da manda idaresini sağlamlaştırmaya yönelik girişimleri Arap milliyetçilerinin direnciyle karşılaşıyordu. Fransızlar çoğunluktaki Arapları yatıştırmak amacıyla Sancak’ı yeni kurulan Suriye’ye bağlama kararı alınca bu kez de Türkleri karşısına aldı. Mustafa Kemal 15 Mart 1923’te Adana’da Sancaklılara hitaben, “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Gün gelecek siz de kurtulacaksınız” diyordu.

Şeyh Sait isyanının bastırılmasının ardından Fransa’yla ‘sınır güvenliği’nde işbirliği ve toprak bütünlüğüne çerçevesinde 30 Mayıs 1926’da imzalanan Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmesi’yle Ankara Anlaşması bütünleniyor, ‘hükümlerinin hiçbir biçimde değiştirilemeyeceği’ vurgulanıyordu. Sözleşmenin Fransa ile Türkiye arasında estirdiği bahar havası Sancaklı Türklere de yaradı. Siyasi özgürlüklerini, örgütlenme haklarını sonuna kadar kullandılar. Fransa yükselen Arap milliyetçiliğine karşı Sancaklı Türkleri bir koz gibi görüyordu.

Ne var ki statükodan ne Arap ne de Türk milliyetçileri memnundu. Fransızlar her ne yaptıysa, Arapların Sancak’ı ilhak, Sancaklı Türklerin ise Türkiye’ye iltihak etme çabasının önüne geçemedi.

İşler karışıyor

Bir yandan İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, bir yandan bölgede tutunmanın zorlukları ve maliyeti ve nihayet ‘petrol rezervinin’ yarattığı hayal kırıklığı Fransa için Suriye’yi giderek ‘zararı yararından fazla’ bir manda konumuna getirdi. Fransızlar nihayet 9 Eylül 1936’da, Suriye’ye üç yıl içinde bağımsızlık öngören bir mutabakata imza attı (Sonraki ‘stratejik’ hesaplar nedeniyle Suriye bağımsızlık için 1946’ya kadar bekleyecektir).

Mutabakatın Sancak’ı ilgilendiren yanı, Fransa’nın o güne kadar Suriye adına imzaladığı anlaşmalardaki yükümlülüklerini yeni Şam yönetimine devretmesiydi. Bir başka deyişle Sancak’ın statüsü, Suriye devletine emanet ediliyordu. Montrö Sözleşmesi’yle Boğazlar meselesini hal yoluna koyduktan sonra Sancak’a yoğunlaşmaya başlamış Türkiye’nin şiddetli itirazları ne Suriye’den karşılık gördü ne Fransa’dan…

Mustafa Kemal, 1 Kasım 1936’da TBMM’yi açış konuşmasında ‘milleti gece gündüz meşgul eden en büyük meseleyi Sancak’ın mukadderatı’ olarak ortaya koyuyordu. O günlerde Sancak, Türk kimliğine vurgu yapmak amacıyla Hatay olarak anılmaya başladı.

Ara formül

Fransa sonunda Türkiye’yi yatıştırmak amacıyla 1930 yılında imzalanan Dostluk ve Hakemlik Anlaşması gereğince meselenin Milletler Cemiyeti’ne taşınmasına razı geldi. 27 Ocak 1937’de açıklan rapor ve su rapor doğrultusunda hazırlanan statü ve anayasa belgelerinde ‘orta yol’ öneriliyordu.

Sancak’ın statüsü ‘ayrı bir varlık’ olarak düzenlenecekti. Türkler eğitimden yargıya kadar her alanda ‘bağımsız’ derecesinde özerk, dış işlerinde Suriye’ye tabi kılınacaktı. Suriye Sancak’ın statüsüne ilişkin olarak tek taraflı karar alamayacaktı.

Türkçe ve Arapça resmi dil olarak belirleniyordu. Gümrük ve para birliği kurulacak, mali işler ortak yürütülecekti ama Sancak’ı ayrıcalıklı kılan birtakım istisna ve haklar getiriliyordu. Ve nihayet bölgede jandarma ve polisten başka askeri güç bulundurulmayacaktı.

Ayrıca Türkiye’ye İskenderun Limanı’nda ayrıcalık tanınacaktı. Bu ayrıcalık, Suriye’nin Türkiye’ye 50 yıllığına ‘yeterince geniş’ bir alan kiralamasını, Türk Serbest Bölgesi olarak adlandırılacak alanın polisiye ve adli açıdan Sancak’a, idari ve mali açıdan ise tamamen Türkiye’ye bağlı kılınmasını da içeriyordu.

Sancak’ın yasama organı 40 kişilik bir meclisten oluşacaktı. Mecliste her topluluğa asgari olarak ayrılması gereken koltuk sayısı da belirlenmişti. Türkler sekiz, Aleviler altı, Araplar iki, Ermeniler iki, Rum Ortodokslar bir… Meclisin seçeceği devlet başkanı meclisi feshetme yetkisiyle de donatılmıştı. Yargı kararları ‘hiçbir erk tarafından düzeltilip değiştirilemez’di ama yasaların anayasaya uygunluğunu incelemek de yargının yetki alanında değildi.

Aynı günlerde Türkiye ile Fransa arasında iki anlaşma hazırlandı. İlki Sancak’ın toprak bütünlüğünü güvenceye alıyor, bölgeye yönelik olası bir saldırıya karşı ortak hareket edilmesini öngörüyordu. İkinci anlaşma, sınırların değişmezliği ve güvenliğine vurgu yapıyor, tarafların birbirlerini hedef alan eylemlere mahal vermeyeceğini duyuruyordu.

Son söze doğru

Ne Sancak’ın Suriye’ye bağlanmasını isteyen Şam yönetimi ne bölge halkına kendi kaderini tayin hakkı tanınmasını isteyen Türkiye’nin dediği olmuştu. Genel kanı, meseleye dair son sözün henüz söylenmediğiydi.

Ama şu bir gerçekti ki pazarlıktan karlı çıkan taraf Ankara’ydı. Türkiye resmen belli etmese de sonuçtan gayet memnundu. Çünkü Hatay’ın bağımsızlığına, sonra da Türkiye’ye iltihakına giden yolun açıldığına inanılıyordu Ankara’da. Nitekim Türkiye ve Hatay’da ‘planlı ve kontrollü’ kutlama mitingleri örgütlendi.

Fransa’yı Suriye’ye ihanetle suçlayan Şam yönetimi, anayasa ve statü belgeleriyle Türk-Fransız anlaşmalarını da kınayıp hiçbirini tanımadığını ilan etti. Ama olan olmuştu… Söz konusu belgelerin Milletler Cemiyeti’nde oy birliğiyle kabul edildiği gün Türkiye ve Fransa da aralarındaki anlaşmalara imzayı attı. Tarih 29 Mayıs 1937’ydi.

Beklenmedik gerilim

Bir devlete kavuşan Sancak ya da Hatay halkı çok geçmeden yeni statü ve anayasal düzen doğrultusunda ilk seçimi düzenlemek için kolları sıvadı. Ancak süreç hiç beklenmedik biçimde bir gerginliğe yol açtı…

Seçim çalışmaları Milletler Cemiyeti’nin görevlendirdiği komite gözetiminde yürütülüyordu. Seçim komitesiyle Sancaklı Türkler arasında seçmen kütüklerinin nasıl oluşturulacağına ilişkin baş gösteren anlaşmazlık, Ankara’ya danışılmadan bir yönetmelik hazırlanmasıyla gerilime yol açtı. O derece ki Ankara 29 Aralık’ta Fransa’yla arasındaki Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmesi’ni feshetti. Ardından güney sınırına 30 bine yakın asker sevk edildi. Mayıs 1938’de Adana ve Mersin’de ilerleyen hastalığına rağmen Mustafa Kemal’in bizzat izlediği saatlerce süren bir geçit töreni düzenlendi.

Türkiye’nin kararlılık gösterisi karşısında Fransız hükümeti geri adım atıp Milletler Cemiyeti’nin seçim komitesini Hatay’dan çekmesini sağladı. Aynı süreçte Türkiye Fransa’yı, bir saldırı olasılığına karşılık Hatay’da asker konuşlandırılmasına da ikna etti. Söz konusu askeri ve siyasi mutabakattan hareketle 4 Temmuz’da 2 bin 500 kişilik bir birlik Albay Şükrü Kanatlı komutasında Hatay’a girdi.

İlk seçimler

Bu ortamda 22 Temmuz’da düzenlenen seçimlerin sonucu nüfus dağılımıyla orantılıydı. Hatay’ın nüfusu 219 bindi. Yüzde 39’u Türklerden oluşuyordu nüfusun. Yüzde 28 Alevi, yüzde 11 Ermeni, yüzde 10 Sünni Arap, yüzde 9 Rum Ortodoks, yüzde 3 oranında da Kürt, Çerkez, Yahudi, İsmaili ve Arnavut yaşıyordu bölgede. 35 bin 847 Türk, 11 bin 319 Alevi, 5 bin 504 Ermeni, 1845 Arap ve 2 bin 908 Rum Ortodoks seçmenin kayıt yaptırdığı seçimler sonucunda 40 sandalyeli meclisteki dağılım şöyle oluştu: 22 Türk, 9 Alevi, 5 Ermeni, 2 Arap ve 2 Ortodoks Rum.

Türk vekiller ilk iş olarak ortak bir açıklamayla, Hatay Devleti adına Fransa’ya şükranlarını sunarken Türkiye ve Atatürk’e de ‘ebedi bağlılığını bir kere daha cihana ilan eyliyor’du.
Milli bayram ilan edilen 2 Eylül’de meclis açıldı. Aynı gün tüm vekiller Türkçe yemin ederek göreve başladı. Böylelikle Hatay Devleti fiilen kurulmuş oluyordu.

Küçük Türkiye

Meclis başkanı, devlet başkanı ve başbakan Türklerdendi. Sırasıyla Abdülgadir Türkmen, Tayfur Sökmen ve Abdurrahman Melek önde gelen Türk milliyetçilerindendi. Yürütmenin ilk icraatı biri Sancak adının Hatay Cumhuriyeti Devleti olarak değiştirilmesiydi. Hemen ardından Türk bayrağının handiyse tıpkısı bir bayrak Hatay bayrağı olarak benimsendi. Nüfusun ezici çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Antakya anayasada öngörüldüğü üzere başkent ilan edildi.

7 Eylül günü Melek hükümeti, meclisten kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi aldı. Ardından da Melek, ‘ruhu ve esası Kemalist rejim’e dayalı hükümet programını okudu. Aynı gün ayrıca İstiklal Marşı Hatay Devleti’nin de milli marşı olarak kabul edildi ve ‘şapka devrimi’ benimsendi.

İlerleyen günlerde eğitim alanında lise harçları kaldırıldı. Ayrıca Fransızca’nın zorunlu dil olmaktan çıkarılıp yabancı dil olarak okutulmasına; Arapça öğretim yapan okul açılmamasına, ancak mevcutların kapatılmamasına karar verildi.

Atılan her adım Hatay’ı Türkiye’ye benzetiyor, daha da yaklaştırıyordu. Hatay’ın ‘Türkleştirilmesi’nin ilk sonuçlarından biri Arap ve Ermeni nüfusun Suriye’ye göç etmeye başlamasıydı.

Hatay Devleti Meclisi ikinci çalışma dönemine tıpkı TBMM gibi 1 Kasım 1938’de başladı. Dokuz gün sonra Atatürk’ün ölümü üzerine Hatay’da bir ay yas ilan edildi. 16 Şubat 1939 tarihli meclis oturumunda kabul edilen bir yasa gidişatı tereddütsüz biçimde ortaya koyuyordu: ‘Anavatan Kanunlarının Hatay Kanunları Olarak Aynen Kabul Edilmesi.’ Bu yasayı tüm devlet ödemelerinin Türk parasıyla yapılmasını ve Türkiye’yle ihracat-ithalat serbestisine geçilmesini öngören yasalar izledi.

Mukadder güne hazırlık

Ankara da boş durmuyordu. Türkiye bir yandan Hatay halkının iradesine dikkat çekerek bir yandan da Avrupa’da esen savaş rüzgârları karşısında artan stratejik önemini iyi değerlendirerek ‘mukadder gün’ için zemin hazırlıyordu. Sonunda İngiltere’nin de desteğiyle Fransa’yı ikna etmeyi başardı Türkiye. İki ülke arasında 23 Haziran’da imzalanan Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesin Çözümüne İlişkin Anlaşma, Hatay topraklarının Türkiye’ye dâhil edilmesine onay veriyordu.

Süreç, 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi’nin Türkiye’ye iltihak kararı almasıyla son buldu. Oy çokluğuyla alınan karar ertesi gün Meclis Başkanı Türkmen tarafında şu sözlerle duyuruldu: “Türk camiasının ayrılmaz bir parçası olan Hatay’ın anavatana kavuştuğunun bir kararla tespitini teklif ederiz.” Türkmen’in Hatay Cumhuriyeti Devleti’nin kısa tarihine 30 Haziran 1939, saat 17.45 itibarıyla nokta koyan sözleri de şöyleydi: “Tarihi vazifesini ikmal eden Hatay Millet Meclisi’ni dağıtıyorum.”

Hatay Meclisi’nin kararından hareketle Türkiye 7 Temmuz’da ‘Hatay ili’nin kurulduğunu ilan etti. Hemen ardından Fransız askerleri Hatay’ı terk etti. Mustafa Kemal görmeye ömrü yetmese de sözünü tutmuş, Hatay geri alınmıştı; hem de tek kurşun atılmadan.

Suriye’nin protestosu sonucu değiştirmeyecekti. Buna karşılık 13 Ocak 1940 itibariyle Hatay’dan göç edenlerin sayısı 48 bini bulacaktı. Bunlardan 26 bini Ermeni, 11 bini Rum Ortodoks, 6 bini Arap’tı…

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Tarih içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s