Lacili rock-star

Tempo yazısı: Amerikalıların en sevdiği başkan. Türkiyeliler dahil nice dünya halkı için açık ara 1 numara. ‘Normal vatandaş’ olarak daha da popüler. Obama ikinci seçim zaferini biraz da ona borçlu. Huzurlarınızda ‘hiç eskimeyen’ William Jefferson Clinton…

Tempo, Ocak 2013

fotoğraf

Bu kampanyadan aldığım derslerden biri şu: Bill Clinton’ın ağzından çıkacak bir iki cümle epey işinize yarayabiliyor.”

Mitt Romney’ye ait bu sözler. Hakikaten de Barack Obama’nın cansız seçim kampanyasını tek bir konuşmayla ateşleyen Clinton’dı. Büyük Kurultay’daki şu sözleri, Cumhuriyetçilerin ipliğini pazara çıkarırkan Demokratların hislerine de tercüman oluyordu: “Biz, ‘Herkes kendi başının çaresine baksın’dan ziyade, ‘Bu gemide hep beraberiz’ diyenleriz.” Gerisi malum.

Evet, başkanlığı bıraktıktan 10 yıl sonra hala çok etkili Bill Clinton. Üstelik görevdeyken olduğundan çok daha popüler. O konuşmayı yaptığı günlerde CBS ve The New York Times’ın birlikte düzenlediği bir anket rakamlara döküyordu bu sevgiyi: Amerikalıların yüzde 75’le en sevdiği lider Clinton. Irk, cinsiyet, yaş, sosyal statü tanımayan, hiçbir başkana görevdeyken de sonrasında da nasip olmamış bir muhabbet bu. Clinton 2011 tarihli bir CNN anketinde de Amerikan tarihinin en iyi üç başkanından biri çıkmıştı (Diğer ikisi John F. Kennedy ve Ronald Reagan’dı).

Üstelik Monica Lewinsky skandalında rezil rüsva olmuş, yeminli ifadesinde ‘yalan söylemek’ ve ‘adaletin tecelli etmesini engellemek’ suçlamalarıyla azledilmesine (impeachment) ramak kalmış bir başkan Clinton. Temsilciler Meclisi’nin görevden alınması yönündeki kararı, Senato’ca onaylansaydı ABD tarihinin görevden alınan ilk başkanı olarak tarihe geçecekti.

İlginçtir, Monica Lewinsky skandalına rağmen (yoksa o nedenli mi?) Clintonseverler arasında kadınlar daha fazla.

Peki Clinton’ı görevdeyken de yıllar sonra da bu kadar popüler kılan? Her şeyden önce şu var: Clinton’ın Beyaz Saray’da oturduğu sekiz yıl, ABD’nin şaha kalktığı dönemdi. 1993 ile 2001 arasında, 22 milyon kişiye istihdam sağlandı, bütçe fazla verdi; sosyal devlet dar gelirli kesimin lehine alabildiğine güçlendi; ev sahibi oranı sıçradı; çocuk hamileler oranı dip yaptı; son 30 yılın en düşük suç oranı yakalandı… Yarım bıraktığı tek iş sağlık reformuydu ki onu da Obama halletti.

Dahası ABD İslam alemi dahil hemen hemen tüm dünyanın saygı duyduğu bir liderlik sergiledi, özellikle de Balkanlar’da. Kuzey İrlanda’nın barışa kavuşmasında da öncülük üstlendi. ABD’nin hem yumuşak hem kaba gücünün yerinde ve dozunda kullanıldığı bir dönemdi o. Vahim bir stisna vardı tabii ki: Ruanda. Nitekim yıllar sonra en büyük pişmanlığı sorulduğunda, “Ruanda’daki katliama müdahale etmemek” diyecekti.

Başkanlığı kartpostaldan e-mail çağına taşıyan, ‘mesafali bir baba’ konumundan bir elinde saksafonuyla, sohbet proglarındaki açık seçik muhabbetleriyle pop kültürüne göz kırparak ‘içimizden biri’ imajına büründüren de oydu.

Yeni-muhafazakarlık soslu kaba gücün, işkenceci devlet imajının öne çıktığı Bush dönemi ve ekonomik krizin damga vurduğu ilk Obama dönemi, Clinton’ın değerini daha da artırdı. Hem Amerikalıların hem dünya halklarının gözünde. Üstelik, halefleri batarken o hızla yükseliyordu…

Clinton Beyaz Saray’dan ayrıldığında 54 yaşındaydı. İmajını daha da parlatması için epey zamanı var demekti bu. Aslında Clinton’a yakıştırılan görev BM genel sekreterliğiydi. İş o noktaya gelse muhtemelen seçilirdi de. Bir iki ülke hariç (Sırbistan, Irak vb.) tüm dünyanın sevgilisiydi ne de olsa.

Mayıs 2005 tarihli bir ankete göre Türkiyelilerin yüzde 91’i George W. Bush’tan nefret ederken yüzde 69’u Clinton’ı bağrına basıyordu. Bu sevgide ‘Erkan bebek’ faktörü de etkiliydi (o meşhur deprem bölgesi ziyaretinden sonra, “Çok ağladım, hala kabus görüyorum. O insanlar, çocuklar rüyalarıma giriyor” diyecekti), Boşnak ve Kosovalılara kol kanat gerip Sırbistan’a yönelik iki askeri müdahaleye liderlik etmesi de. Tabii Türkiye’nin AB koşusuna katıksız ‘Clinton dopingi’ vardı bir de. Öyle ya da böyle dünya halklarının çoğu gibi Türkiyelilerin de gönlünü fetheden belki de tek ABD başkanıydı Clinton.

Ama Clinton da olsanız Amerikalı olmak bazı durumlarda aleyhinize işleyebiliyor. BM genel sekreterliği koltuğuna oturmak da o durumlardan biri…

O rüyası gerçekleşmeyince boş durmadı Clinton. Başka tür bir küresel liderliğe soyundu. Önce 2001 yılında Clinton Vakfı’ı kurdu. 2005 yılında bu vakıftan halihazırda yaklaşık 70 milyar dolarlık bir bütçeye hükmeden (BM’nin 2012-2013 bütçesi 5 küsur milyar dolar!) Clinton Küresel Girişimi (CGI) doğdu. Sponsorları Suudi prenslerinden Hollywood yapımcıları uzanan bir çeşitlilik arz ediyor. Bugün dünyanın en güçlü ve en etkin sivil toplum kuruluşu olarak gösteriliyor. Cliton Vakfı’nın 40 ülkede 400 maaşlı çalışanı var.

CGI basit ama derin bir sloganla hareket ediyor: ‘Fikirleri eyleme dönüştümek.’ Küresel liderleri bir araya getirip dünyanın acil çözüm bekleyen sorunlarına yenilikçi çözümler üretiyorlar (Seçim kampanyası sırasında yerden yere vurduğu Romney bile o günlerde düzenelenen bir CGI davetine icabet etti).

Girişimin temel amacı insanların hayat standartlarını yükseltmek. Açlıkla, yolsuzlukla, küresel ısınmayla mücadeleden mücadeleden iyi yönetişime, yüksek öğrenimde kaliteyi yükseltmeye kadar uzanan geniş bir yeypazade faaliyet gösteriyor örgüt. Belki de Ruanda’nın günahını çıkarmak için Afrika’ya özel bir ilgi söz konusu. Tüm bunlar Clinton’ı dünyanın bir numaralı ‘hayırsever’i yapmaya yetiyor da artıyor bile.

2004 yılında yayınladığı tam 957 sayfalık, ‘Hayatım’ adlı kitabı epey bir süre ‘çoksatanlar’ listesinde kalmıştı Clinton. Yakında o hayatı günahıyla sevabıyla televizyon karşısına geçip doğru dürüst izleyebileceğiz. Hem de Hollwoody efsanelerinden Martin Scorsese’nin kamerasından. Ünlü yönetmen Clinton’ın hayatını anlatan bir belgesel çekmek için kolları sıvadı bile. Scorsese ilk kez bir başkana el atıyor. Gerekçesi de şu: “Karizmasıyla sadece ABD’de değil tüm dünyada hala belirleyici bir gücü var Clinton’ın. Samim sohbetlerle bu tarihi kişiliğe ışık tutmaya çalışacağım.” Bugüne kadar daha ziyade, ‘Başkanın Bütün Kadınları’ tadında yapımlara ‘konu olmuş’ Clinton’ın da ağzı kulaklarında. Scorsese’ye ‘her şeyi anlatmak için’ sabırsızlanıyormuş.

Milyonların sevgilisi, Amerikan siyasetinin 66’lık bilge adamı, dopdolu bir fikir ATM’si… Her haliyle, ‘Beni izlemeye devam edin’ diyen küresel bir figür. Scorsese nasıl bir portre çizecek bilmem ama ‘Clinton fenomeni’nin şöyle kodlamak yanlış olmaz herhalde: Sempati, karizma, güçlü liderlik ve başarı. Ee, o kadar ‘kusur’u da olacak tabii…

Clinton’ın not defterinden

‘Başkanlık mezarcılık gibi…’

Bir domuza kanat takabilirsiniz ama bu onu kartal yapmaz.

Başkanlık aynı mezarcılık gibi, altınızda birsürü insan var ama hiçbiri sizi dinlemiyor.

Güç ve erdem zıt kavramlar değildir.

ABD’nin doğrularıyla düzeltemeyeceği hiçbir yanlışı yok.

Öfke ne kadar keskin, acı ne kadar derin olursa olsun masum insanları öldürmeyi haklı çıkarmaz.

(Boşnaklara hitaben) Sizden size yapılanları unutmanızı değil, affetmenizi rica ediyorum.

Sevmiştim ben bu başkanlık işini. Fena halde özleyeceğim. Doğrusunu isterseniz bu işi benim kadar seven bir başkan çıkacağını sanmam.

Karakter bir yolculuktur, varış noktası değil.

Ve tabii en unutulmaz cümlesi:

Ben o kadınla cinsel ilişkiye girmedim.

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Dünya içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s