Şimdi de partili cumhurbaşkanı mı?

“AKP’nin önerdiği sistemde başkanın yapacağı hiçbir atama, Meclis’in onayına
bağlı değil! HSYK’nın 22 üyesinden 16’sını, başkan ve mecliste çoğunluğa sahip partisi atayacak! Öyle bir yargı ‘tarafsız’ olduğu konusunda topluma güven verebilir mi?”

Başkanlık sistemi tartışmaları tam gaz sürüyor. AK Parti bir yandan ‘Türkiye başkanlık sistemini konuşuyor’ başlıklı seminerlerle kafasındaki yeni rejim için siyasi seferberlik yürütürken bir yandan da sözcüleri aracılığıyla meseleyi her daim gündemde tutuyor. Son olarak Başbakan Tayyip Erdoğan Moğolistan’dan dönüşte ‘partili cumhurbaşkanı’ kavramını ortaya attı.

Meraklısı için blogumda AK Parti’nin başkanlık modeli teklifini irdeleyen yazı ve görüşlere yer veriyorum. Türkiye bir tür sistem değişikliğine gidiyor çünkü. Daha önce Prof. Ergun Özbudun’un meseleye bakışını özetleyen söyleşi ve yazıları aktarmıştım.

Meseleyi başından beri eleştirel bir bakışla ele alan isimlerden biri de Hürriyet’ten Taha Akyol. Akyol son olarak önceki günkü yazısında, ‘partili cumhurbaşkanı’nı irdeledi. Bakalım Akyol neler söylüyor?

Başkan ve yargı
15 Nisan 2013

BAŞKANLIK sistemine ben felsefi olarak karşı değilim; hatta kâğıt üstünde daha iyi olduğunu kabul ederim.

Karşı çıkmamın sebebi, sistem değiştirmenin ülkeler için çok zor olmasıdır.

Uyum Komisyonu’na AK Parti’nin sunduğu tasarıya ise felsefi itirazlarım var, çünkü otoriter buluyorum.

Sayın Başbakan, Moğolistan dönüşünde bu taslaktan vazgeçme sinyali verdi; buna sevindim. Anlaşılıyor ki, Başbakan “partili cumhurbaşkanı” kavramını ön plana çıkaracak.

Hangi sistem olursa olsun, kritik sorun, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ve önerilen sistemde “denetim ve denge”nin olup olmamasıdır. Yani erklerin birbirine müdahale edememesi ama aynı zamanda birbirlerini dengeleyip denetleyebilmesi…

Şimdi bu açıdan, AKP’nin “bize göre başkanlık” sisteminde yargıya nasıl bir yer biçildiğine bakalım.

AMERİKA’DA BAŞKAN

Amerikan sisteminde bütün önemli atamaları başkan yapar fakat yasama organı bunu denetler.

Başkan Reagan 1987’de koyu muhafazakâr hâkim Robert Bork’u Yüksek Mahkeme üyeliğine önerdi, fakat Bork’u sorgulayan Senato, 48 onaya karşı 58 oyla reddetti. Bunun üzerine Reagan ılımlı muhafazakâr bir hâkim olan Anthony Kennedy’yi atadı, Senato’da oybirliğiyle kabul edildi. Demek ki muhaliflerin bile oy verebileceği bir yargıçtı…

2005 yılında Bush, Beyaz Saray Danışmanı Harriet Miers’i Yüksek Mahkeme üyeliğine önerdi! Kıyamet koptu, kendi partisinden senatörler bile eleştirdi. Böyle biri nasıl Yüksek Mahkeme üyesi olabilirdi! Bu tepkiler üzerine Bush, saygın bir hâkim olan Samuel Alito’yu önerdi, Senato’da alkışlarla kabul edildi.

Yüksek yargıçları böyle “ortak akıl”la atanan bir Yüksek Mahkeme’ye güvenmez misiniz? Atama usulü neden çok önemli, açık değil mi?

BİZE GÖRE BAŞKAN

AKP’nin önerdiği sistemde ise Başkan’ın yapacağı hiçbir atama, Meclis’in onayına
bağlı değil! Yargıya yapacağı atamalar üzerinde bile Meclis’in hiçbir “denetim ve denge” yetkisi yok!

Başkanlık sistemini alıp da “denetim ve denge”lerini almamak olur mu?!

Olursa şöyle bir tablo ortaya çıkacak: Bugünkü sistemde HSYK’nın 22 üyesi var, bunun 16’sı yargı içinden seçiliyor. 6’sı dışarıdan atanıyor. Ben de desteklemiştim bu modeli…

Fakat “bize göre başkanlık” taslağında ne öneriliyor, biliyor musunuz? HSYK’nın 22 üyesinden 16’sını, belirli vasıflara sahip isimler arasından “başkan” ve “Meclis’te çoğunluğa sahip olan partisi” atayacak!

Başkan’ın Anayasa Mahkemesi’ne ve Temyiz Mahkemesi’ne yapacağı atamalar da böyle olacak; parlamentonun hiçbir “denetim ve denge” yetkisi bulunmayacak!

Öyle bir yargı “tarafsız” olduğu konusunda topluma güven verebilir mi?!

KİM DEĞİL, NASIL?

Bir sistemin demokratik olması için yasama ve yürütme erklerinin millet tarafından seçilmesi şarttır. Fakat “seçimli otoriterlik” de mümkündür, genelde “Asya demokrasileri” böyledir.

Buna meydan vermemek için, liberal demokrasilerin olmazsa olmaz bir şartı da “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile yasama, yürütme ve yargının birbirini denetleyip dengeleyebilmesidir.

Yargı açısından baktığımızda, yargının görevi vatandaşlar arasında adalet dağıtmaktan ibaret değildir. Bir görevi daha vardır: Yasaların anayasaya, idari tasarrufların yasalara uygunluğunu denetlemek…

Erdoğan’a taraftar veya muhalif olabiliriz, ülkemizde sağlıklı bir demokrasi ve güvenilir bir adalet istiyorsak, “sistem” bahsi açıldığında, “Kim?” diye değil, “Nasıl?” diye sormalıyız. Önerilen modellerde “denetim ve denge” var mı diye titizlikle araştırmalıyız.

Akyol’un meseleye dair daha önceki yazılarını aşağıda bulabilirsiniz:

Partili cumhurbaşkanı
5 Ekim 2012

Türkiye için düşünülebilecek en kötü sistem, ‘partili cumhurbaşkanı’dır. Kötüden öteye tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

(…) Bunun en kötü sistem olacağını düşünmemin sebebi, “denetim ve denge” mekanizmalarının olmamasıdır. Ya otoriterliğe ya kaosa götürür diye endişe ederim.

Denge ve denetim nedir?

Başkanlık sisteminde, demokrasinin gereği olan “denge ve denetim” mekanizmaları etkili bir şekilde mevcuttur: Yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsızdır. Böylece birbirini dengeleyip denetlemeleri tabiidir.

Başkan, kimin senatör olacağı konusunda hiçbir yetkiye sahip değildir. Partisinin lideri ve hâkimi de değildir. Onun için yasama organı başkandan bağımsızdır ve güçlüdür.

Buna karşılık yasama organı, başkanı güvensizlik oyu vererek düşüremez. Başkan da böyle güçlüdür.

Eyalet sistemi olması da önemli bir “denge ve denetim mekanizması”dır.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ise, zaten liberal geleneğin asırlar içinde kökleşmiş temel unsurlardan biridir.

Sistem bu şekilde işler. Benim başkanlık sistemine karşı olmamın sebebi bünyemize uymamasıdır. Yarı başkanlık daha karmaşıktır ama yine denetim ve denge mekanizmaları vardır.

Cumhurbaşkanı partili olursa

Parlamenter sistemde ve bizim anayasal geleneğimizde cumhurbaşkanı sorumsuzdur, bir… İkincisi, hakkında gensoru falan da verilemez, yani siyasi denetim de yapılamaz.

Buna karşılık cumhurbaşkanının yetkileri sınırlıdır. Daha önemlisi, ‘partisiz’dir. Partisiz olduğu için, çoğunluk partisine dayanarak yasama organını kontrol altına alamaz.

Şimdi, sorumsuz ve ‘siyasi denetim dışı’ olan cumhurbaşkanının, “partili” olduğunu düşünelim: Partisi vasıtasıyla parlamentoda güçlü bir eli bulunacak, hatta yasama organına hâkim olacaktır! Başbakan güçsüzleşecek, ‘icra sekreteri’ durumuna inecektir.

Tablo şudur: Sorumsuz ve denetimsiz, fakat siyaseten en yetkili, en güçlü bir devlet başkanı!

Şef sistemi

Bu sistem, 1930’lar ve 1940’lar Türkiye’sinde uygulanmıştır. Ama o zaman sistemin temelinde “kuvvetler birliği” ilkesi vardı. Sistemin adı zaten ve resmen “şef sistemi” idi.

Bugün ise demokrasinin temelindeki birinci ilke kuvvetler ayrılığıdır. Hem sorumsuz hem azami derecede yetkili bir devlet başkanı düşünülemez. Bu, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olacağı gibi Türkiye’nin bugünkü bünyesine çok dar gelir, büyük gerilimler yaratır.

Onun için öyle bir sistem ya otoriterlik ya da kaos getirir diyorum.

Güçlü başbakan?

İtirazen denilebilir ki, parlamenter sistemde başbakan hem yürütmenin gerçek başı, hem partisi vasıtasıyla yasamaya da hâkimdir… Evet öyledir. Fakat başbakan, cumhurbaşkanı gibi sorumsuz değildir. Meclis denetime açıktır, hakkında gensoru verilebilir. Gensoru tartışmaları bir kamuoyu denetimidir.

Başbakanın, belirli hukuki süreçler içinde hukuki ve cezai sorumluluğu da vardır. Cumhurbaşkanı bu denetimlerin hiçbirine tabi değildir.
Onun için partisi, yani parlamentoda kendisine bağlı bir gücü olamaz. Atatürk ve İnönü modelleri bu çağ için düşünülemez. Türkiye bunu 1946’dan itibaren bıraktı zaten.

Parlamenter sistemde cumhurbaşkanlarının elbette siyasi görüşü olur ama parti üyesi ve parti lideri olamazlar.

Tamam, sistem tartışması yapalım ama bu tartışmaların rehberi evrensel anayasa hukuku ve siyaset bilimi olmalıdır. Parlamenter sisteme partili cumhurbaşkanı şapkasını geçirmek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

‘Büyük Başbakan zavallı Obama’
18 Ekim 2012

İKTİDAR partisinden Prof. Burhan Kuzu’ya ait bu söz. Gerçeğin de ifadesidir. Bizdeki başbakanla ölçüldüğünde Amerikan cumhurbaşkanının yetkileri bir bakıma ‘zavallı’ kalır.

Tabii Prof. Kuzu’nun başkanlık sistemini savunmaktaki amacı, “büyük Başbakan”ı “zavallı Obama” durumuna düşürmek değildir. Politikaya girmeden önce de başkanlık sistemini savunurdu.

Başkanlık sisteminde başkanın sahip olduğu yürütme yetkisi, hem yasama organı, hem yargı organı, hem eyalet sistemi hem Amerikan partilerinin ‘gevşekliği’ gibi anayasal ve kültürel birçok faktör tarafından denetlenir ve dengelenir. Parlamenter sistemde ise başbakanlar parlamento çoğunluğuna dayanırlar, yasama organı üzerindeki etkileri ‘başkan’dan çok daha fazladır. Öyleyse başkanlık sistemi daha mı demokratiktir?

KâĞIT ÜZERİNDE…

Demokrasilerde önemli olan prensip, yetkilerin “denetlenebilir ve dengelenebilir” olmasıdır. Bunun anayasal, kurumsal, geleneksel ve kültürel zemini varsa, sistemin adı ne olursa olsun demokratiktir. Bu zemin yoksa, adı ne olursa olsun sistem ya otoriterleşmeye ya kaosa çok açık olur.

Rusya ve Fransa kağıt üzerinde yarı başkanlıkla yönetiliyor. Fakat Putin ile Holland’ın ülkelerindeki otoritelerine aynı demek mümkün mü?! İkisi de “Başkan” olan Clinton veya Obama ile Latin Amerikalı Peron’ları aynı görebilir miyiz?

Thatcher gibi bir “Demir Lady”nin İngiltere’de sahip olduğu başbakanlık yetkilerini ve otoritesini düşünün, ama demokratik özgürlükler bundan hiçbir şekilde etkilenmemişti…

Kâğıt üzerinde en güzeli şüphesiz başkanlık sistemidir. Ama ‘sistem’ meselesinin geleneklerle, yerleşik kurumlarla ve siyasi kültürle ilişkisini dikkate aldığımızda, Türkiye için en uygunu parlamenter sistemdir.

METOT ÖNERİSİ

Başkanlık sistemini savunan AKP’li hukukçulara bir metot önerim var: Sistemleri kağıt üzerinde değil, dayanacakları kurumsal ve kültürel yapılarda doğurabileceği sonuçlar açısından tartışalım. Türkiye’nin yerleşik kurumları ve kültürü parlamenter sistem yönündedir. Bunu değiştirmeye kalkmak, sonucu belirsiz bir ağır ameliyata yatmak olur, hiç gerek yoktur.

Milletvekillerinin hâlâ parti genel merkezlerinden ‘atandığı’ bir pratikte başkanlık sistemini hiç düşünmemek gerekir. “Zavallı Obama”nın partisinden kimlerin senatör olacağına karar vermesi hayal edilebilir mi?! Kurumsal ve kültürel yapı dediğim bu…

KUVVETLER AYRILIĞI

Sayın Prof. Kuzu’nun kitabını ve Sayın Prof. İdris Bal’ın Başbakan’a sunduğu konuyla ilgili raporu dikkatle okudum. Mesela başkanlık sistemini savunurken, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin en iyi bu sistemde gerçekleştiğini yazıyorlar. Bu, akademik olarak doğrudur. Fakat bunun altında Amerikan kültürünün liberal karakteri, eyalet sistemi, partilerin “gevşek” yapısı gibi yerleşik değerler ve kurumlar vardır.

Bizde “kuvvetler ayrılığı”nı geliştirmenin ilk adımı, mesela partilerde aday belirleme yetkisinin genel merkezlerden alınıp “ön seçim” mekanizmalarına verilmesi olabilir. Ama bu kolay konuda en ufak bir girişimde bile bulunmadan sistem değiştirmek gibi çok karmaşık ve zor öneriler getiriliyor.

Türkiye’de soyut sistem tartışmaları yerine, parlamenter sistemimizi daha etkin bir işlerliğe kavuşturmak için parti disiplini, parti içi demokrasi, seçim ve partiler kanunu gibi somut konuları tartışmayı öneriyorum.

İki başlı…
3 Kasım 2012

CUMHURBAŞKANI Gül ile Başbakan Erdoğan,‘iki başlılık’ denilen konuda besbelli farklı düşünüyorlar, fakat siyaseten ikisi de büyük bir tartışmaya meydan vermeden konuyu kapattılar.

Konu şimdilik kapansa da iki başlılık sorunu önümüzdeki aylarda, yıllarda çok daha yakıcı örneklerle Türkiye’yi uğraştıracak.

Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in dediği gibi, 2014 yılında iki adayın yarışacağı bir seçimde yüksek oylarla cumhurbaşkanı seçeceğiz. 2015 yılında dört ana partinin yarışacağı bir seçimde, o kadar oy almasa da bir başbakan seçeceğiz…

İkisi de “Arkamda halk var!” diyecekler, sürtüşmeler yaşanacak!

En kötü sistem

Türkiye 2014 yılında sistemlerin en kötüsüne adım atacaktır: Siyaseten en güçlü fakat sorumsuz ve anayasal yetkileri sınırlı bir cumhurbaşkanımız, buna karşılık, anayasal olarak geniş yetkilere sahip ve sorumlu, fakat siyasi gücü cumhurbaşkanının gölgesi altında kalabilecek bir başbakanımız olacak!
Aralarında ne kadar “kardeşlik hukuku” da olsa, bu yapı kaçınılmaz olarak çatışma üretecektir.

Hele de bizim gibi, kişiliklerin kurumlardan önemli olduğu, siyasi rekabetin süratle çatışmaya dönüştüğü, uzlaşma fikrinin gelişmediği bir siyasi kültürde bu tuhaf sistem nasıl işleyecek, Allah bilir!

Öyleyse başkanlık sistemine geçelim!

Hayır, ben bu durumu başkanlık sistemine geçmek için değil, aksine parlamenter sistemi düzelterek devam ettirmek için gerekçe olarak görüyorum.

Parlamenter cumhurbaşkanı

Evet, parlamenter sistemde ölçülü bir ‘iki başlılık’ vardır: Cumhurbaşkanı ve başbakan… Bu kötü değildir, iyidir! Sistemin “denetim ve denge” mekanizmalarından biri, partisiz, yetkisiz fakat saygın bir cumhurbaşkanının bulunmasıdır.

Bu cumhurbaşkanı hükümete ve yasamaya müdahale etmez, ‘öbür parti’ gibi çalışmaz. Fakat siyasi kriz çıkması, devlet organları arasında sürtüşmeler olması, kamuoyunda bir hakemliğe ihtiyaç duyulması gibi durumlarda parlamenter cumhurbaşkanı bir emniyet supabı işlevi görür, bu sorunların çözümü yönünde inisiyatif alır.

Bu açıdan Gül’ün partilerle polemikten sakınması, anayasal kurumlarla yapıcı ilişkilerde bulunması, son olarak 29 Ekim kutlamalarında gerilimi düşürmesi gibi davranışları, hem son derece isabetlidir, hem parlamenter sistemin ruhuna ve anayasaya uygundur.

Sistem değiştirmek

Parlamenter sistemde kamuoyunun da cumhurbaşkanından beklentisi, parti kavgalarının dışında kalması, dengeli ve ölçülü davranması, uzlaştırıcı olmasıdır; kamuoyu beklentisi cumhurbaşkanını bu yönde teşvik eder.

Başkanlık sistemi ve hele de “partili cumhurbaşkanı” denilen sistemde ise devlet başkanı siyasi çatışmaların doğrudan tarafı ve aktörüdür. Özellikle çatışmacı siyasi kültürlerde, başkanlık sistemi devlet başkanını sert kavgalara yöneltir. Nitekim Amerika dışında başarısızdır bu sistem.

Evet, parlamenter sistemde de elindeki sınırlı yetkileri aşırı kullanan bir cumhurbaşkanı ile yetkilerin asıl sahibi olan başbakan arasında çatışma çıkabilir. Olumsuz anlamdaki “iki başlılık” budur. Fakat başkanlık sisteminde de yürütme-yasama çatışması çıkabilir. Sistemlerin düzgün işlemesi, nihayet aktörlerin siyasi olgunluk ve sağduyusuna bağlıdır.

Benim tercihim, geleneklerine ve kültürüne sahip olduğumuz parlamenter sistemdir. Parlamenter sistemin işleyişini “rasyonel” hale getirecek reformları yaparak onu muhtemel krizlere karşı takviye etmek daha kolaydır. Sistem değiştirmek ise zor ve ağır ameliyat demektir, gerek yoktur.

Üslup ve sistem
16 Kasım 2012

(…) kimse Gül-Erdoğan çatışmasını teşvik etmemelidir.

Fakat Ali Bayramoğlu da yazdı, “başkanlık istemi” tasavvuru böyle bir çatışmaya yol açma potansiyelini taşımaktadır. Zaten “Çatışırlar mı?!” sorusu hep cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, başkanlık sistemi gibi konularla ilgili olarak akıllara geliyor.

Parlamenter cumhurbaşkanı

Parlamenter sistemin devam etmesi Türkiye’yi böyle bir çatışmadan korur. Muhafazakâr-liberal düşüncenin büyük isimlerinden merhum Prof. Ali Fuat Başgil, ‘parlamenter cumhurbaşkanı’ hakkında 52 yıl önce şunları yazmıştı:

“Parlamenter rejim cumhurbaşkanının ne bir kahraman ve muzaffer kumandan, ne de bir dâhi olmasını şart kılar. Yalnız memlekette sevilen ve hürmet edilen, dirayet ve kabiliyetine güvenilen bir şahsiyet olmasını kâfi görür. Hele devlet reisinin faal bir politikacı olmasını hiç istemez. Çünkü böyle bir şahsiyet bu rejimin devlet reisinden beklediği birleştirici ve ihtirasları yatıştırıcı rolü yerine, bilâkis efkârı parçalayıcı ve parlamentoyu hırçınlaştırıcı bir rol oynar. Aktif politika, devlet reisinin değil, başbakanın ve bakanların rolüdür. Devlet reisine düşen, politika dışında, çarpışan siyasi fikir gruplarının üstünde kalmaktır. Bu şartı yerine getiremeyen ve siyasi ihtirasların çarpışmasında taraf tutan bir devlet reisi bu rejimde faydalı olmak şöyle dursun, milletin selâmeti için tehlikeli olur.” (Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, İstanbul 1960, sf. 346.)

Bu satırlar çok mu kitabi? Fakat siyaset biliminin bu tespiti, yüzlerce yıllık tecrübenin ifadesidir.

2014’ten sonrası

Gül’ün üslubunu anlatırken “Cumhurbaşkanı olarak ben herkesi kucaklıyorum” diye konuşması tam Başgil’in anlattığı portreye uygundur. Fakat 2014’ten sonra ne olacak?!

Siyaseten başkan kadar güçlü, fakat hukuken yetkisiz ve sorumsuz bir cumhurbaşkanımız olacak… Anayasal olarak yetkili ve sorumlu fakat cumhurbaşkanı karşısında siyaseten güçsüz bir başbakanımız olacak!

Bunu çözmek için sistem değiştirmenin ağır sancılarını yaşamak yerine, parlamenter sistemin gereklerini yerine getirmek daha iyi olmaz mı?! Fakat maalesef Karl Popper’in dediği gibi “Siyaset rasyonel bir teorem değildir!”

Ne diyeyim, Allah hayırlısını versin.

Başkan’a yetki
22 Aralık 2012

ADALET ve Kalkınma Partisi’nin Meclis Komisyonu’na sunduğu taslakta ‘başkan’a verilmesi istenilen yetkiler, 1924’te anayasa yapılırken Atatürk’ün istediği yetkilere benziyor.

İki taslaktaki eğilim, devlet başkanını olabildiğince yetkili, güçlü hale getirmektir.

Mesela, parlamenter sistemde meclisin çıkardığı bir yasayı elbette cumhurbaşkanı “Yeniden incelensin” diye meclise gönderebilir. Meclis aynen kabul ederse, artık cumhurbaşkanı onu onaylamak zorundadır. Çünkü temel felsefe, yasama alanında meclisin üstünlüğüdür.

Son sözü cumhurbaşkanı veya başkan söyleyecek hale gelirse, bu ilkeye uyulmamış olur, değil mi?

Meclis’in yasama yetkisi

1924’te anayasa taslağını hazırlayan komisyon adına Yunus Nadi Bey’in meclise sunduğu metne göre, cumhurbaşkanının meclise geri gönderdiği bir yasayı meclisin tekrar kabul etmesi ancak “üçte iki çoğunlukla” mümkün olacaktı!

Bunun anlamı, cumhurbaşkanının istemediği bir yasayı meclisin çıkarmasının çok zorlaştırılmasıydı.

AK Parti’nın taslağında da şu hüküm var:
“TBMM (başkan tarafından) geri gönderilen kanunu üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile kabul ederse, kanun, başkan tarafından yedi gün içinde yayınlanır.” (Madde 11)

Demek ki, meclis 140 oyla kanun çıkarabilecektir, bu normaldir… Fakat başkan geri gönderirse meclis ancak 330 oyla tekrar kabul edebilecektir! Başkanın istemediği bir kanunu çıkarmak çok zor olacaktır!

Meclis’in üstünde?

ATATÜRK döneminde “kuvvetler birliği” ilkesi geçerli olduğu halde, 1924’teki meclis, kendi üstünde bir güç kabul etmeme onurunu göstermiştir; üstelik bu kişi Mustafa Kemal Paşa’ydı.

Atatürk’ün İhtilal Hukuku adlı kitabımın 1924 Anayasası bölümünde, meclisin yasama yetkisini zorlaştıran böyle bir yetkinin cumhurbaşkanına verilmek istenmesi hakkında şunları yazmıştım:

“Cumhurbaşkanının geri çevireceği bir kanun, mecliste ancak üçte iki çoğunlukla kabul edilirse kanun haline gelebilecektir! Böyle bir yetkinin meclis üzerinde bir vesayet oluşturacağı ve cumhurbaşkanının iade yetkisini de bir veto haline getireceği açıktır.” (Atatürk’ün İhtilal Hukuku, sf. 431-432)

AKP’nin taslağında da başkana böyle bir yetki verilmek istenmesine gelince…

Denetim ve denge sorunu

BAŞKANLIK sisteminde, mesela Amerika’da, başkanı halk seçtiği için onun böyle bir “veto yetkisi” vardır. Fakat Amerikan başkanları yasama organları hakkında “fesih” yani erken seçim kararı alamaz. Halbuki AKP taslağında başkana bu yetki verilmiş…

Amerikan sisteminde eyalet, çift meclis, partilerin gevşek iç yapıları, kimin yasama organına seçileceği konusunda başkanların bırakın yetkiyi, etkisinin bile bulunmaması gibi dengeleyici mekanizmalar vardır.

Amerikan sisteminde başkana karşı yasamayı güçlendiren diğer bir unsur da başkanın yapacağı üst düzey atamaların yasama organı tarafından onaylanmasıdır.
AKP taslağında bunların hiçbiri yok.

Amerikan sisteminde kuvvetler ayrılığı, denge ve denetim ilkeleri esastır. AKP’nin önerdiği sistemde ise, başkanı nasıl ‘en güçlü’ kılarız diye düşünülmüş, denge ve denetime pek önem verilmemiştir.

AKP’den cevap
24 Aralık 2012

ANAYASA Uzlaşma Komisyonu üyesi Ak Parti İstanbul Milletvekili Prof. Mustafa Şentop bir açıklama gönderdi.

AKP’nin taslağında Başkan’a aşırı yetkiler verilmesini cumartesi günkü yazımda çeşitli açılardan eleştirmiştim. Dostum Prof. Şentop, taslakta meclisi feshederek seçimlerin yenilenmesine karar verme yetkisinin sadece başkana değil, meclise de verildiğini hatırlatıyor.

Bu bağlamda yetkilerin karşılıklı olmasını sağladıklarını belirtiyor.

Şentop’un mektubu

SAYIN Şentop’un mektubu şöyle:

“Başkan meclisi feshedebilir, ancak bu durumda kendi görevi de sona erer. Yani başkan kendi görevini de sona erdirmeyi göze alıyorsa meclisi fesheder…

İkinci bir tarafı da var konunun. Meclisin de başkanı azletme yetkisi var önerimizde. Buna hiç değinmemişsiniz. Meclis de başkanı azledebilir, ancak kendi seçimlerini de yenilemek zorunda kalır.

Biz önerimizde, yasamaya da yürütmeye de, her ikisininki birlikte olmak şartıyla, görev sürelerini yenileme yetkisi veriyoruz.

Bu şekilde bir usul ABD’de yok.

Bu usulü önerenlerden biri meşhur Fransız Kamu Hukuku Profesörü Georges Vedel’dir (“Temel Hukuki Seçenekler”, BDT Ülkelerinde Demokrasiye Geçiş ve Anayasa Yapımı, Ankara, 1993, sh. 101).

Başkanlık sisteminde tıkanma halinde kriz çözücü bir formül olarak bunu önermektedir.

ABD’de de bu kriz çözüm formülü zaman zaman tartışılmıştır.

Tartışmalara katkı sağlayacağını düşündüğüm, Prof. Dr. Kemal Gözler’in bir çalışmasına da dikkat çekmek isterim:

Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine bir Deneme)”, Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25-47.”

Başkana aşırı yetki

SAYIN Şentop’un yazdıkları doğrudur; AKP’nin taslağında “fesih” yani “seçimleri yenileme” yetkisi hem başkana hem meclise verilmiştir. Diyelim, Obama ve Kongre arasında keskin bir ihtilaf çıkar da sistem kilitlenirse, taraflardan birinin kararıyla iki taraf da seçime gider… Amerikan sisteminde böyle bir yetki yok.

Buraya kadar Sayın Şentop’un yazdıkları doğrudur, katılıyorum.

Fakat benim AK Parti taslağında başkana aşırı yetkiler verildiğini yazmamın temel sebebi, “fesih” meselesi değildi, “veto” meselesiydi.

Tek taraflı veto yetkisi

ATATÜRK’ün 1924 Anayasası’nda istediği yetkiyi örnek göstererek üzerinde durduğum konu, AKP taslağında başkana kanunları veto yetkisinin verilmesiydi: Meclisten geçen bir kanunu başkan veto ederse, bu kanun ancak 330 oyla tekrar çıkarılabilecektir. Bu fevkalade zordur; başkana verilen bu yetkinin “tek taraflı” işleyeceği açıktır.

Böyle bir veto yetkisi, meclis üzerinde bir “vesayet” mekanizmasına dönüşebilir.

Evet, Amerikan sisteminde de başkanın “veto” yetkisi vardır fakat “karşılığında” yasama organının bunu “dengeleyecek” bir yetkisi vardır: Başkanın yapacağı üst düzey atamalar yasama organının onayına sunulur. Yasama organı bu şekilde başkanın atamaları üzerinde “denetim” yetkisine sahiptir.

AKP taslağında ise başkana meclisin çıkardığı yasaları “veto” etme yetkisi verilmiştir, fakat “karşılığında” meclise başkanın yaptığı atamaları “denetleme” yetkisi verilmemiştir!

Cumartesi günkü yazımda, AKP taslağında “denge ve denetim” ilkesi yeterince gözetilmeden başkana aşırı yetkiler verildiğini yazmamanın temel sebebi budur.

Rasyonel parlamenter sistem

BEN sistem değişikliğine karşıyım, AKP taslağında sistem değişikliğiyle kalmayıp üstelik başkana fazla yetkiler verilmesine daha bir karşıyım elbette.

Siyaset biliminde “immobilizm” denilen kilitlenme sorunları her sistemde ortaya çıkabilir. Parlamenter sistemin zaafı, koalisyonlar ve siyasi istikrarsızlık ihtimalidir. Bu da doğru.

Bana göre çözümü sistem değiştirmek değildir. Prof. Kemal Gözler’in yukarıda anılan makalesindeki “rasyonelleştirilmiş parlamentarizm”dir; yani parlamenter sistemi krizlere karşı dayanıklı kılacak mekanizmalarla donatmak.

Gündem 2013
1 Ocak 2013

2013 yılında üç temel konu Türkiye’yi ve hepimizi etkileyecek: 1- Başkanlık sistemi ya da kuvvetler ayrılığı tartışmaları, 2- Kürt meselesi ve Öcalan’la görüşmeler, 3- Ortadoğu’da resmi hudutları zorlayan etnik ve dinsel kimlik sorunları.

İlkinden başlayarak görelim…

Sİstem tartışması

İKTİDARIN kuvvetler ayrılığı anlayışında yürütme erkinin aşırı güçlendirilmesi eğilimi ağır basıyor. Bunun örnekleri, kuvvetler ayrılığı felsefesinin temel kavramlarından olan “denge ve denetim”i daraltma yönündeki girişimlerle ‘başkan’ı aşırı güçlendiren ‘Türk usulü sistem’ önerisidir.

Pratikte bunun anlamı, Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıktığında kullanacağı yetkilerin artırılmasıdır.

2013 yılında Tayyip Bey, bütün gücüyle 2014 ve 2015 seçimlerine odaklanacak. Zira 2014 ve 2015’te yapılacak üç seçimde alacağı sonuçlara göre ‘Türk usulü başkanlık’ sistemini Meclis ve referandum gibi platformlarda gündeme getirecek veya bundan vazgeçecek.

‘Perşembenin gelişi’ gibi, 2014 ve 2015 yılları, 2013’teki gelişmelerle belirlenecek (…)

2013’te Tayyip Erdoğan
2 Ocak 2013

(…)

OTORİTERLEŞME KAYGISI

Sayın Erdoğan’ın iktidar hayatında siyasi gücü arttıkça otoriterleştiği, üslubunun sertleştiği bir gerçektir. Kapsayıcı, uzlaştırıcı konuşmaları “balkonlarda” kaldı! İktidar üzerindeki denetim mekanizmalarını daraltan kanunlar çıkarmasında ve kendisine aşırı yetkiler veren ‘Türk usulü başkanlık’ sistemi önerisinde de bu eğilim görülüyor.

“Varsın olsun, yeter ki, Kürt sorununu çözün” denilebilir mi? Fakat Kürt meselesini çözüm için atılacak adımlar ancak toplumsal mutabakatla mümkün olur. Ülkenin yarısında otoriterleşme endişesi yaratarak ve siyasi ilişkileri sertleştirerek toplusal mutabakat sağlanamaz… Karmaşık ve zor sorunlara esaslı çözümler getirilemez.

İşte siyasi kutuplaşma yüzünden yeni anayasa yapılamıyor!

Erdoğan 2013’te bu tavrını sürdürürse, korkarım ki, hem kendisine tepki duyanları bilemiş olur, hem daha kötüsü, Türkiye Kürt meselesini çözüm yoluna koyabilecekken bir kere daha bu fırsatı kaçırır. Çözebilecek tek lider kendisi olduğu için, bunun vebali de kendisinin olur.

Yargıtay Başkanı haklı
22 Şubat 2013

YARGITAY Başkanı Sayın Ali Alkan, iktidar partisinin önerdiği yargı modelini eleştirdi.

Hiçbir ideolojik kavram kullanmadan, hiçbir siyasi polemiğe girmeden, saf hukuk terimleriyle konuşan Sayın Alkan’ın açıklamalarını özetlemek bile buraya sığmaz. Ben sadece son derece kritik olan iki hususa değinmek istiyorum.

– AKP’nin taslağında HSYK’nın 22 üyesinden 16’sını Meclis çoğunluğu ve ‘başkan’ seçecek. Sayın Alkan bunu eleştiriyor, şimdi olduğu gibi HSYK üyelerinin büyük çoğunluğunun yargı tarafından seçilmesini savunuyor.

– Bugün HSYK’nın bağımsız bir dairesine bağlı olan adliye müfettişleri, iktidar partisinin taslağında, başkanlık sistemindeki ‘bakan’a bağlanıyor. Böylece ‘bakan’a, aslında ‘başkan’a bağlı müfettişler hâkim ve savcıları, hatta yüksek yargı mensuplarını teftiş edecek. Sayın Alkan bunu da yanlış buluyor. (Radikal, 21 Şubat)

Evrensel hukuk

Sayın Alkan, uluslararası hukuk belgelerini hatırlatıyor:

– Yargı bağımsızlığını sağlayacak ilkelere devletin anayasa ve kanunlarda yer vermesini öngören ‘Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri’ adlı belge.

– Yargı kurullarının yapısına ilişkin somut düzenlemeleri öngören ve Avrupa Konseyi bünyesinde yapılandırılmış bulunan Avrupa Hâkimler Danışma Konseyi’nin 10/2007 Sayılı Görüşü adlı belge…

– Venedik Komisyonu’nun 2007 tarihli Adli Atamalar Raporu adlı belge…

Alkan, anayasa taslağında öngörülen modelin bu belgelere ve “Avrupa Birliği sürecinde gerçekleştirilen kazanımlara” aykırı olduğunu belirtiyor, “Geriye gidişi doğuracak tasarruflarda bulunulmamalıdır” diye uyarıyor.

Ben de bir yazımda AK Parti’nin bu modelini “çok yanlış bulduğumu” yazmıştım. (Hürriyet, 6 Şubat)

Başkanlık sisteminde

Başkanlık sistemi bakımından konu daha bir kritiktir. AKP’nin taslağında, ‘bakan’ denilen görevliler, başkanlık sisteminin gereği olarak aslında “başkanın sekreterleri”dir. Onun için Amerika’da bakanlara “sekreter” denilir. Parlamenter sistemde Adalet Bakanı hakkında soru ve gensoru verilerek denetim yapmak mümkündür. Adalet Bakanı adliye müfettişlerine baskı yaparak yargıya müdahale ederse, bunu Meclis’te sorgulama imkânı vardır.

Başkanlık sisteminde ise bu mümkün değildir.

Evrensel hukuk belgelerinde, adliye müfettişlerinin parlamenter sistemde bile bakana bağlı olması kesinlikle reddedilirken, siz tutun, adliye müfettişlerini “başkanın adliye sekreteri”ne bağlayın! Yargıtay ve Danıştay üyelerini bile onlar teftiş etsin!

Böyle bir modeli bir hukukçu meydanlarda nasıl savunur, bilmiyorum.

2010 referandumu

2010 referandumunda ben ‘evet’ dedim. Çünkü, yukarıda zikri geçen evrensel hukuk belgeleriyle uyumlu bir model önerilmişti; yargı yönetiminde tarafsızlığı geliştirecek olan “üyelerin çeşitliliği” sağlanacaktı.

İktidar da o zaman aynı evrensel “liberal” gerekçelerle referanduma gitmiş, yüzde 58 evet çıkmıştı.

Prof. Ergun Özbudun’un CNN Türk’te belirttiği gibi, iktidarın şimdiki taslağı bunun tam tersine, “illiberal” istikamettedir.

Yargıtay Başkanı Sayın Alkan da 2010 referandumu ile getirilen “HSYK seçim sisteminin korunmasından, yani üyelerin ağırlıklı olarak yargı tarafından belirlenmesinden yana”dır.

2010 referandumunda partizanlıkla değil, liberal hukuk anlayışıyla “evet” diyenlerin, şimdi böyle bir yargı modelini benimsemelerini ben mümkün görmüyorum.

Fakat…
7 Mart 21013

BAŞBAKAN Erdoğan’ın geniş kitleler üzerindeki karizmatik etkisi aynen devam ediyor, oy grafiğinde düşme yok.

“Fakat…” bir de madalyonun öbür yüzü var: Başbakan gittikçe değişik kesimlerle, ülkedeki akademik ve entelektüel çevrelerle iletişimden uzaklaşıyor!
Kitleleri peşinden sürükleyen liderlerin zamanla karşılaştığı bu “fakat” problemini, bir “örnek olay”la anlatmak istiyorum: Yeni anayasa yapma konusunda Başbakan’ın 2007’deki ve 2013’teki çok farklı, hatta birbirine zıt iki tavrı…

İki anayasa taslağı

2007 yılında Başbakan parlamenter sistemi esas alan bir anayasa taslağı hazırlanmasını istemişti. Kimlerden? Partili hukukçulardan değil, “bağımsız” hukuk profesörlerinden: Ergun Özbudun başkanlığında Zühtü Arslan, Yavuz Atar, Fazıl Hüsnü Erdem, Levent Köker ve Serap Yazıcı…
Bu isimler daha AKP kurulmadan önce liberal eğilimliydi. Başbakan’ın beklentilerinin neler olduğunu bile sormadan, sadece kendi bağımsız kanaatleriyle bir taslak hazırlayıp Ağustos 2007’de sundular. Normal olarak, karşı çıkanlar oldu, destekleyenler oldu, fakat hiç kimse anayasa hukukunun temel esaslarına aykırı bulmadı.
“Fakat” 2013 yılında, Başbakan böyle partisiz, bağımsız hukukçulara değil, “partili hukukçular”la “danışman hukukçular”a bir anayasa taslağı hazırlattı; parça parça Meclis Komisyonu’na veriyorlar. “Bize göre bir başkanlık sistemi” öngören bu taslakta, Başkan yargıda çok etkili hale geliyor, Başkan’ın tasarrufları Meclis tarafından denetlenemiyor… Besbelli ki “Başkan’a nasıl daha çok yetki veririz” şeklinde bir siyasi öncelikle hazırlanmış!
Bu taslağı akademik ve mesleki hukuk camiasından destekleyen kaç kişi çıktı?!

‘Dar siyasi ekip’

Dün araştırdım, Başbakan’ın hukukçuları son taslağı hazırlarken, 2007’deki taslağı hazırlayan hukukçuların hiçbirinin görüşüne başvurma ihtiyacını duymamışlar. Hadi onlar parlamenter sistem yanlısı diyelim, “fakat” yargı bağımsızlığı, HSYK, yüksek yargı organları gibi konularda görüş almak yararlı olmaz mıydı? Bu yapılmadığı içindir ki, Venedik Kriterleri gibi uluslararası ilkelere aykırı ve yargı bağımsızlığına ters bir taslak çıktı ortaya!
Ve kabul görmedi tabii.
Ne akademik camiadan ne meslek, yani yargı camiasından ciddi bir destek sesi duyduk mu?!
Bağımsız hukukçulardan yararlanmaksızın, sırf siyasi kadronun çalışmasıyla hazırlanan bir taslak başka türlü sonuç verebilir miydi?

Mutabakat sağlamak!

İki taslağın hazırlanma biçimi ve içeriği arasındaki farklar gösteriyor ki, Sayın Erdoğan’ın kitleler üzerindeki karizması elbette devam ediyor, “fakat” Sayın Başbakan, dün iyi iletişim kurduğu bağımsız düşüncelerden, bağımsız görüşlerden, dolayısıyla fikirlerin geniş yelpazesinden, bugün kopuyor. Bu fikirlerin temsilcisi olan akademik, entelektüel, profesyonel ve girişimci çevrelerden uzaklaşıyor. Bu durum onu “iletişim dili”ni kullanma yerine, “çatışma” hatta “azarlama” dilini kullanmaya yöneltiyor. Bu da tepkileri keskinleştiriyor.
Milliyet gazetecilik yapmıştır; Başbakan bunu elbette yanlış görebilir, “fakat” sakin ve ikna edici bir dille eleştirmesi mümkünken öfkeyle üzerine gitmesi gerilimi artırmıştır.
Erdoğan’ın kitlelerden gelen gücü, sorunları çözme yolunda Türkiye için bir fırsattır; yapılan reformlar bunun kanıtıdır. “Fakat” farklı fikir ve kanaat çevreleriyle iletişimden kendini çekmesi, ikna yerine öfke dilini kullanması, mutabakat gerektiren hayati konularda maalesef kendi işini de zorlaştırıyor.

Koalisyon mu başkanlık mı?
12 Mart 2013

PARLAMENTER sisteme sahip İtalya koalisyon bile kuramıyor, krizler içinde çırpınıyor; öyleyse ileride benzer duruma düşmemek için şimdiden başkanlık sistemine geçelim mi?

İtalya, siyaset biliminde istikrarsızlık örneğidir. 1990’lı yıllarda Türkiye koalisyonlar elinde debelenirken, “yönetemeyen demokrasi” konusundaki yazılarımda ben de sık sık İtalya örneğini verirdim.

Son altmış yılda İtalya’da ortalama hükümet ömrü bir yıldır! Partiler ufalanmıştır, hep kaygan ve entrikalı koalisyonlar söz konusudur. Bu sene 25 Şubat’ta seçimler yapıldı. Sandıktan çıkan sonucu The Economist başyazısında şöyle özetledi:

“Hem İtalya, hem Avrupa için felaket!”

Felaket çünkü hükümet kurulamıyor, hem de ekonomik kriz de kapıdan içeri adım atmışken!

KOMEDYEN MODELİ

Beppe Grillo adlı bir komedyen parti kuruverdi, yüzde 25 oy alıverdi! Sevindirik olmuş, “Biz olağanüstü bir gücüz!” diyor, kimseyle koalisyona yanaşmıyor.

“Stand-up komedyeni” Grillo mevcut politikacıları ve kurumları protesto ederek oy topladı. Komedyen olması asla küçümsenemez, Grillo’nun küçümsenmesinin sebebi, hiçbir siyasi birikiminin, görüşünün ve ekonomik programının olmamasıdır.

Kamu borçları İtalya’yı batırmak üzere fakat İtalyan demokrasisi hükümet kuramıyor! “Yönetemeyen demokrasi” bu işte!

1990’larda bizde de öyleydi.

Grillo’nun başarısı İtalyan sistemindeki iki arızanın ürünüdür:

İtalya’da kitleler siyaseten çok kaygandır. Sağ ve sol ana damarlar erimiş, minik partiler ve kararsız büyük bir seçmen kitlesi oluşmuştur. Partiler batıp çıkıyor, “yönetilemezlik” hali sürüp gidiyor.

Ve batıp çıkan partiler devlet adamı yetiştiren birer okul olamıyor: Berlusconi ile Thatcher’i, Chirac’ı, Merkel’i mukayese edebilir misiniz? Tony Blair, Schröder ve Hollande zaten yok İtalya’da.

PARLAMENTER ALMANYA

İstikrarsız İtalya da istikrarlı Almanya da parlamenter sistemle idare ediliyor. Bugünkü Alman ve İtalyan demokrasileri İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulurken, İtalyanlar yeni bir faşist hareket ihtimaline karşı siyasi yelpazenin parçalanmasını, küçük partilerin çoğalmasını teşvik ettiler… Almanlar ise muhtemel bir Nazi hareketine karşı yelpazeyi parçalamak yerine parlamenter sistemin güçlendirilmesini esas aldılar. İki ülkenin seçim sistemleri farklı olduğu gibi, Alman anayasasında hükümet krizlerini önleyecek parlamento kuralları vardır. Buna “rasyonelleştirilmiş parlamenter sistem” deniliyor.

İtalya’daki istikrarsızlığın kültürel sebepleri de var. İtalyan kültüründe bireylerin birbirine, kurumlara ve kurumların vatandaşlara duydukları “güvensizlik” yüzünden sistemi çekip çevirecek güçlü ve istikrarlı partiler oluşmuyor.

Bu konularda ünlü İtalyan siyaset bilimci Joseph LaPalombara’nın “Democracy Italian Style” adlı kitabını tavsiye ederim. Bizim de öğrenmemiz gereken çok şey var.

BAŞKANLIK SİSTEMİ

Evet, 1990’lar gibi ileride de koalisyonlara sürüklenmeyelim, bu görüşe yürekten katılıyorum. Elbette, demokrasimiz “yöneten demokrasi” olmalı, yönetme gücüne sahip bulunmalıdır.

Fakat bunun tek yolu, sistem değiştirmek gibi sıkıntılı, gerilimli bir yola gitmek değildir.

Bizde de “rasyonelleştirilmiş parlamentarizm” modeliyle parlamenter sistemi güçlendirmek mümkündür ve daha kolaydır.

Benim savunduğum model, AKP’nin de 2007 seçim bildirisinde halka taahhüt ettiği parlamenter sistemdir, aynı partinin bugün istediği başkanlık sistemi değil.

Eyalet sistemi
30 Mart 2013

TÜRKİYE uzun süredir bir yeniden yapılanma sürecinin gerilimlerini yaşıyor.

Daha önce hiç aklımıza gelmemiş yeni tür özgürlükler, sistemler ve modeller yirmi-otuz yıldır gündemimizde.

Hatta içinde yaşadığımız halde, “üniter devlet” kavramını bile Kürt meselesi ortaya çıkınca konuşmaya başladık. “Üniter” kelimesinin Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne giriş tarihi 2005’tir!

Bir kesimde bu tartışmalara tepki olarak köklere, cumhuriyetin merkeziyetçi ve üniter niteliğine sımsıkı sarılma eğilimi, öbür kesimde ise fazla da araştırmadan, hızlı bir şekilde ‘yeni sistem’ kurulması istekleri var.

TOPLUMSAL VE ETNİK

İki sebepten bu tartışmaları yaşıyoruz:
Evvela toplumsal faktör: On beş-yirmi milyon nüfuslu köylü Türkiye ile; seksen milyona yürüyen, şehirli, okumuş, hele de toplumsal ve yerel dinamikleri hareketlenmiş bir Türkiye aynı şablonla yönetilemez. Bütün dünyada toplumsal dinamizme paralel olarak ‘yerinden yönetim’ modelleri gelişiyor.
İkincisi Kürt meselesi: Acaba ‘kendinizi bölgenizde yönetin’ diyerek çözmek mümkün mü? Dünyanın her tarafında etnik kimliklerle birlikte özerklik ve federasyon kavramları gündeme geliyor. Başaranlar var, başaramayıp daha kötüye gidenler var.

Bunlar artık Türkiye’nin de gündeminde; soğukkanlılıkla ve bilhassa araştırmalara dayalı olarak tartışmalıyız.

OSMANLI EYALETİ

Osmanlı’da eyalet sisteminin olmasının sebebi, 11 milyon kilometrekare gibi geniş ve çok farklı coğrafyaları kapsaması ve en hızlı iletişim ve ulaştırma aracının at ve at arabası olmasıdır. Yoksa “yetki” anlamında Osmanlı her zaman “merkeziyetçi” oldu. Eyalet yöneticileri “merkez”den atandı, “merkez”in verdiği kadar yetkili oldu. Tarihçi Halil İnalcık ve sosyolog Eisenstadt da Osmanlı’nın “merkeziyetçi bürokratik” bir devlet olduğunu belirtirler. (Essays in The Ottoman History, s. 119-120)

Tren ve telgraf sayesinde, Tanzimat’ın başlattığı “merkezileşme”yi Sultan Abdulhamid zirveye çıkardı.

Alexis de Tocqueville’in gösterdiği gibi, merkeziyetçi Jakoben cumhuriyet, hükümdarlık zamanındaki merkezileşmenin devamıdır; Fransa’da da bizde de…

Onun için Sayın Başbakan’ın “Osmanlı’da da eyalet vardı” söylemi, günümüzde “eyalet” kavramı için uygun bir gerekçe değildir.

ÇAĞIMIZDAKİ EYALET

Çağımızdaki eyalet sistemlerinde ise, devletin “yürütme” ile birlikte “yasama” ve “yargı” erkleri, şu veya bu ölçüde “yerel”e devredilir. Az devredilmişse özerklik, çok devredilmişse federasyon, yani eyalet… Amerika ve Almanya başarılı federasyon örnekleridir. Bunun en önemli sebebi, bu toplumlarda etnik milliyetçilik sorunu olmamasıdır.

Ayrıca Amerika, küçük devletlerin “birleşme” uğruna bağımsızlıklarından vazgeçerek “eyalet” statüsünü kabul etmeleriyle kuruldu; Amerikan devletinin temelinde adeta bir “kült” halinde “birleşme” kültürü vardır. Osmanlı eyalet sistemi ile hiç alakası yok bunun.

YEREL YÖNETİMLER

Amerika örneğinin tersine, üniter kurulmuş bir devlette, etnik soruna çözüm olsun diye federasyona yönelik düzenlemeler yapılması ise, “birleştirici” olmuyor, aksine “merkezkaç” yani ayrılma eğilimini kurumlaştırıyor, güçlendiriyor. Bunun örneği Belçika’dır. 1978 anayasası ile kurulan özerk bölgeler İspanyası da bu yöndedir. Eğer farklı etnik kimlikler bir arada yaşayamayacaksa, önceden böyle ‘özerk’ iç sınırların belirlenmesi sonraki zamanlarda ayrılmanın “kadife boşanma” yani kansız ayrılma olmasına zemin hazırlayabiliyor. Belçika’da, İspanya’da falan böyle ama Yugoslavya’da böyle olmadı. Aslında hazır şablon yok.

Bu konuda Alain G. Gagnon’nun “Multinational Democracies” adlı bilimsel eserini önemle tavsiye ederim. Bilerek konuşmalıyız; şu veya bu sistem lehinde veya aleyhinde.

Kürt milliyetçiliğini motive eden “coğrafya” duygularını biliyorum. Fakat nüfus çok iç içe geçtiğinden ‘özerk’ ya da ‘eyalet’ sınırı çizmek büyük gerilimlere yol açar. Türkiye’de hem toplumsal gelişme düzeyi, hem Kürt sorunu bakımından tercihim, üniter devlet çerçevesinde yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir.

Demokrasinin üç şartı
6 Nisan 2013

(…)

Prof. Erdoğan Teziç (…) Fransa parlamentosunun 1958’de üç şartla De Gaulle’e anayasa tasarısı hazırlama yetkisi verdiğini anlattı: Bir, kuvvetler ayrılığı ilkesi korunacak… İki, yargı bağımsızlığı zedelenmeyecek… Üç, hürriyetler daraltılmayacak!
Jakobenizmin “kuvvetler birliği” ilkesiyle ve “ihtilal mahkemeleri”yle kurulan Fransız Cumhuriyeti acı tecrübeler içinde olgunlaşarak bu aşamaya gelmişti: Kuvvetler ayrılığı, bağımsız-tarafsız yargı ve özgürlükler; demokrasinin olmazsa olmaz üç şartıdır bunlar.
Büyük devlet adamı De Gaulle, “parlamenter kaos” içinde debelenen Fransa’ya, bu üç şartı koruyan bir yarı başkanlık sistemini getirerek ülkesini “yöneten demokrasi”ye kavuşturdu.

SİSTEM ARAYIŞI

Türkiye’de yelpaze dağınıklığından kaynaklanan parlamenter kaos yok, çok şükür. Ya ileride olursa?… Parlamenter sistemde siyasi krizleri önleyen mekanizmaları yeni anayasaya koymalıyız. Sistem değişikliği gibi ağır bir siyasi ameliyat gerekmez.
Başkanlık sistemini isteyenler de kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve özgürlükler konusunda titiz olmalıdır. AK Parti’nin anayasa taslağında “Başkan”a öylesine aşırı yetkiler veriliyor ki, fren ve denge mekanizmaları çok zayıflatılıyor; bunun kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı bakımından çok sakıncalı olacağı açıktır. AK Parti başkanlık sisteminde ısrar etse bile bu sakıncaları düzeltmelidir.

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s