‘Hayat barikatta o’lum…’

Tempo yazısı: Tam yazıya oturdum, nereden başlasam diye kıvranırken uğur böceği gibi bir twit: ‘Artık böceklere ilaç sıkamıyorum.’

‘Türkiye’yi sarsan 20 gün’e, o travmatik isyana dair o kadar çok şey anlatıyor ki bu dört kelimelik cümle.

2acae799

Gezi Parkı eyleminin direnişe evrildiği günün, 31 Mayıs’ın gecesi. Harbiye Orduevi’nin önü. Çarşı bandıralı bir barikat. Taksim yönünde 50-60 metre ötede beş altı TOMA, eli tüfekli 100 kadar polis. Barikatın arkasında binlerce eylemci. Halk. Kızgın mı kızgın. Polise meydan okuyan, başbakana sallayan, medyayı iki paralık eden sloganlar…

Ve ilk salvo geliyor polislerden. Biber gazı fişekleri düşüyor barikatın üstünden aramıza. Kitle hareketleniyor, ama kontrollü. Çok geçmeden bulutların içindeyiz. Ağız burun dağılıyor, soluk borusu devre dışı, gözler kavruluyor (Toyum henüz, ne maske var ne gözlük).

Belli ki kampüsten fırlayıp gelmiş bir kız bağırıyor, “Ne sıkıyosunuz lan, böcek miyiz biz?”

Gitme… gel”

Yanıt, dakikalar sonra ilk salvoya rahmet okutacak bir bombardımanla geliyor. Bildiğiniz yağıyor fişekler üstümüze, önümüze arkamıza. Barikattan, Çarşı tarafından, “Gitme, gitme” sesleri yükseliyor ama durulacak gibi değil. Fişek isabet edip acıyla bağıranlar, nefessizlikten yığılıp kalanlar, ezilenler, düşüp orasını burasını kaldırıma vuranlar…

Kendi adıma, arkadaşıma neredeyse, “Sen kaç kendini kurtar” diyecek kıvama geliyorum ki üç beş kişinin ardından bir binanın giriş katına atıyoruz kendimizi. Tadilattaki bir restoranmış… Brandalar yerine kapı duvar olsa ilk günden hastanelik olmak işten bile değil.

İçerisi karanlık. Neyse ki ampülü yanan bir tuvalet var. O ışıkta herkes birbirine ilk yardım yapıyor elden geldiğince. Limon, süt, sirkeli su, ne varsa artık. Top sakallı 60 yaşlarında biri uzattığım sigarayı yakarken zangır zangır titriyor. Bir genç kız tuvatetin kapısında koşuşturmada kaybettiği sevgilisine ağlıyor.

Kendime gelince böcek sendromunu teşhis ediyorum oracıkta. Herkes, “Hadi, hadi” diyor, “Barikata.” Gaz yanığı geçer geçmez, ilk fırsatta, kafayı uzatıyoruz dışarıya. Ortalık durulmuş gibi. Barikatten gür bir ses yükseliyor, “Gel… gel… gel…” Gidiyoruz.

Eylemciler şimdi daha öfkeli. Ve Osmanbey yönünden akın akın gelenlerle birlikte çok daha kalabalık. Bir helikopter peydah oluyor tepemizde. Epey alçalıyor binaların çatısına doğru… “Gaz mı atacak yoksa?” Kimse, “Yok artık” demiyor. Olur mu olur. Olmuyor neyse ki.

Sonunda dayanamıyor polis… Havada karada çekiliyor. Pangaltı Meydan Muharebesi eylemcilerin.

Onca notun yanına şunu da düşüyorum: Bir insana, bir başbakana bu kadar öfkeyle küfredildiğini ne gördüm ne işittim.

Screen Shot 2013-07-03 at 1.10.02 PM

Taksim Halk Cumhuriyeti

Ertesi gün… Taksim Meydanı. Öğlen saatleri. Polis çekilmiş. ‘Taksim Halk Cumhuriyeti’ ilan edildi edilecek. Gezi Parkı’nın önünde yakılıp tepe taklak edilmiş ekip otosuna iyice yaklaşıyor bir delikanlı. Sırt çantasından sprey boya tüpünü çıkarıyor. Bir hattat edasıyla önce bir P, sonra bir K ve bir K daha nakşediyor kaportaya. Kesmiyor, dönüp bir de, ‘Biji Serok Apo’ döşeniyor bagaj kapağına. Arkamda duranlardan biri yanındakine fısıldıyor, “Normalde gömerlerdi bu herifi buraya şimdi.”

Normalde??? Hiçbir şey normal değil ki Taksim’de.

BDP’li genç zanaatını icra ederken İşçi Partisi’nin gençlik örgütü, beş metre arkada, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atıyor. Hemen yanlarında Devrimci Müslümanlar’ın flamaları dalgalanıyor.

AKM’nin dış cephesinde kocaman bir ‘Boyun eğme’ pankartı asılı. ‘Taksim Halk Cumhuriyeti’nin sınırları çizilmiş bile; meydana kaç çıkış varsa hepsi barikatlı. Polise, ‘No pasaran’ dercesine. Kaldırım taşından belediye otobüsüne kadar çeşitlilik arz ediyor malmzemeler. Gümüşsuyu’ndaki barikatın üstünde, ‘Kızıl Meydan’a hoşgeldiniz’ yazıyor.

Gezi Parkı deseniz çadır kampına dönüşmüş, kömünal hayatın harcını karmakla meşgul.

Parktan taşanlar Sıraselviler’de zıplaya zıplaya ‘zafer’in tadını çıkarıyor. Herkes birbirine ‘savaş anıları’nı anlatıyor keyifle…

Neredeyse 24 saate varan mesainin ardından evde dinlenirken Dolmabahçe ve Akaretler’de kıyamet koptuğuna dair twetler düşmeye başlıyor ekrana. ‘Olay yeri’ndeki gazeteci arkadaşlarım, “Boşuna gelme, yanına bile yaklaşamazsın” diyor…

Marjinalgillerden bir kadın

Yarım saat sonra Barbaros Bulvarı’ndayım. Kendimce arkadan dolanacağım. Ama ne mümkün. Benim gibi düşünmüş binlerce insanla birlikte takılıp kalıyoruz yokuşun sonlarına doğru bir noktada. “Gelemiyoruz, yokuşun dibi silme polis” diyor bir delikanlı telefonda. İrtibat halindeler belli ki Dolmabahçe ve Akaretler’le.

Orta yaşlı bir kadınla sohbet ediyoruz. Marjinalgillerden. “Benim kızla oğlanı kaybettim. Tutturdular Çarşı’ya gidicez diye. Telefonlarını da duymuyorlar yarım saattir…” Elden ne gelir.

Kalabalık ara ara aşağıya doğru yükleniyor. Ama polis dirençli. TOMA’lar yokuş yukarı basıyor tazyikli suyu, ardından fişekler patlıyor. Yukarıya doğru ya da Abbasağa Parkı’na çıkan ara sokaklara kaçışıyor insanlar. Bu gaz dünkünden farklı mı ne???

Tam toparlanıp yeniden yüklenecek eylemciler, bir ses duyuluyor, “Yukarıda TOMA’lar var.” Hakikaten Sabancı Lisesi hizasından aşağıya doğru gelen iki TOMA göze çarpıyor. Ve sayısını seçemediğimiz polisler. Kıskaç harekatı…

Arada kalmış arabalar dikiz aynalarından TOMA’ları görmüş olmalı ki u dönüşü yapıp yoldan çekiliyorlar. Önümüz arkamız polis artık. Su bütün tazyiğiyle tarıyor kalabalığı. Abbasağa Parkı’nın D Kapısı’na çıkan dar sokağa yöneliyoruz. Polisler cesaretlenip TOMA’ların önüne geçiyor. Çekildiğimiz yöne, parka doğru sıkıyorlar fişekleri. Göz gözü görmüyor… Yine ‘dağılıyoruz.’ Ama -ben dahil- herkes daha hazırlıklı. Maskesiz, gözlüksüz kimse yok gibi. Hatta eldivenliler, hamle edip fişekleri kaptıkları gibi gerisin geri polislere atıyor.

Bunlar gitmeden rahat yok”

Parktayız. 500-600 kişi var. “Biber gazı oley” çekiyor gençler. “Direne direne kazanacağız.” Polis 30 metre ötede, sokağın başında durmuş, saldırsak mı kendi hallerine mi bıraksak diye hesap kitap yapıyor. Belli ki aşağıda durum daha sakat, son bir fişek salvosunun ardından bırakıyorlar peşimizi.

Çarşı’lı -olduklarını söyleyen- iki genç kızgın. Yalnız başbakana, hükümete, polise değil. Park’takilere de. “Neyi kutluyorlar orda sabahtan beri? İki gündür ölümüzü s.kti polis bizim Çarşı’da. Gelseler ya buraya…”

Arkadaşı atlıyor söze: “Ne yani, üç beş ağaç için mi günlerdir su, gaz, dayak yiyoruz biz? Bunlar gitmeden bize rahat yok abi… Gerekirse üç beş kişi ölecek tabii abi, işin doğasında var bu, kansız devrim mi olur?” Müsaade istiyorum.

Pazar akşamı. Gezi Parkı da Taksim de artık ailecek gezilecek kıvamda. Ekstra turistik. Otomobil ve otobüs enkazlarının önünde hatıra fotoğrafı çektiriyor Ali Rıza bey amcayla Ayşe hanım teyze. En ‘popüler’ noktalardan biri artık başka her şeye benzeyen, benzetilmiş NTV yayın aracı. Bir diğeri, bir lokantanın ayın elemanı levhasından bozma Hitler bıyıklı Erdoğan posteri, ‘Yılın Faşisti’ olarak.

Esnaf, akademisyen, reklamcı…

Taksim eğlenceli, ama dış sınırlar hala yangın yeri. Gece yarısına doğru InterContinental Oteli’nin sağından aşağıya vurup İnönü Stadı’na doğru yöneliyoruz ne olup bittiğini görmek için. Ritz Carlton’ın önünde dumura uğruyoruz: Yüzlerce genç hummalı bir mesaide: Barikat inşa ediyorlar. Kaldırım taşları titizlikle sökülüp elden ele yöntemiyle yığılıyor. Sağda solda ne varsa toplanıyor. Ekip başı yok ama bir ekip çalışması söz konusu.

İyi de kim bu insanlar? Bir meslek anketi yapıyorum oracıkta. Önüme gelene ne iş yapıyosun diye soruyorum. Sonuç: İşadamı, reklamcı, esnaf, mühendis, akademisyen, gazeteci, barmen, bankacı… ve tabii en çok da öğrenci var.

Önümdeki delikanlılardan biri telefonu çalınca mola veriyor. Hattın ucundakini oflaya poflaya dinledikten sonra, “Tamam baba yaa, anneme de söyle merak etmesin, uzaktan seyrediyorum sadece.” Öyle bir söylüyor ki görmesem ben de inanırdım.

Tam politikleşmişim şurada…”

Göz göze geliyoruz. Ben bir şey demeden açılıyor: “Yıllardır, ‘Oğlum, kalk şu bilgisayarın başından biraz, dışarı çık, dolaş, sosyalleş” diye diye başımın etine yediler. Tam sosyalleşiyorum, politikleşiyorum, şimdi de, ‘Oğlum, napıyosun dışarda, eve gel artık’ diye tutturdular.” Bu da isyanın dönüştürücü etkisi olsa gerek.

Nedir seni buraya getiren peki” diyorum. “Abi görmedin mi polisin ne yaptığını? Hayvan gibi davrandılar o insanlara… Bir de ne var biliyo musun abi? Ota boka her şeye karışmasından çok sıkıldım bu herifin.” Kulak misafiri genç kız: “Aynen. Ya bana abim, babam karışmıyor bu kadar be, o kim oluyor? Yok öpüşme, yok içme, yok şu bu. Yeter ama artık. Birilerinin hayır demesi, dur dememiz lazım buna.” Kısacası, yeter ama, hayır.

Sohbet uzayınca soruyor, “Sen niye burdasın” diyor delikanlı. “Sizi anlamak için” diyorum, “Gazeteciyim.” Gülerek, “Senin de işin zor” diyor. Öyle.

İkinci dumur: İnönü Stadı ile Maçka Parkı arasında kalan İnönü Caddesi’nin Beleştepe’den görüntüsü. Savaş sahneleri çekilen bir Holywood film platosu gibi. Ortada bir barikat, bir yanında 1000’e yakın eylemci… Öbür yanını görmek için aşağı iniyoruz. 100 kadar polis ve dört TOMA… ‘Deniz tarafına bakan kale’yi koruyorlar. Defansta gibiler.

Eylemcilerin amacı polis bariyerini geçip Dolmabahçe ve Akaretler’e ulaşmak. Azim had safhada. Yandaki garajda kamyon ve iş makineleri var. Düz kontak yapabilecek biri aranıyor. Bulunabilse hiç kuşkum yok araçlarla polisin üzerine sürecekler.

Biber gazı bombardımanı o kadar yoğun ki arkadaşlarımdan birini gözden kaybediyorum (Artık iyice bir maskem ve gözlüğüm var). TOMA’lardan biri yaklaşıp barikata su sıkıyor bu kez tüm gücüyle ama milim kımıldatamıyor. Geri çekiliyor mecburen.

En artistik hareket

Muharebe tam da bir ‘orta saha mücadelesi’ne kısılıp kalmışken artistik bir hareket tribünleri coşturuyor. Yavaşça barikatı geçen bir motosikletli polislere doğru ilerliyor. Ağır ağır. TOMA’lara 20 metre kala duruyor. Polisler de eylemciler de seyir halinde. Neden sonra çember çizmeye başlıyor motosikletli, sonra zigzaga başlıyor, hafif yan yatırarak… Sonunda durup yüzünü bize doğru çeviriyor, olduğu yerde gaza basıp egsoz gönderiyor polislere doğru… Barikatın arkasından yükselen tezahüratı, biber gazı fişeklerinin çata patı bile bastıramıyor.

Cephe gerisi organizasyon dört dörtlük. Daha ziyade kızlardan ikişer üçer kişilik tam donanımlı sağlık ekipleri, barikatın önünden gelenleri hemen bakıma alıyor.

Soluklanmak için Küçükçiftlik Lunaparkı’nın önünde oturuyoruz. Gençlerden biri Gezi Parkı’ndaki arkadaşıyla telefonda. “Napıcam oraya gelip? Siz gelin asıl barikata. Sıkılmadınız mı pasif direnişten? Hayat barikatta o’lum…”

TEMPO, TEMMUZ 2013

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s