‘Coğrafya’ kötüleyince ‘kimya’ da bozuldu

Tempo yazısı: İçte Gezi Parkı eylemleriyle sarsılan AKP dışta da zorda. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in darbeyle devrilmesinin ardından Suriye’de zaten kötü giden işlere bir de ‘Rojava’ sendromu eklenince hükümetin kimyası iyice bozuldu.

Bu yaz Başbakan Tayyip Erdoğan için hiç de iyi başlamadı doğrusu…

Gezi Parkı eylemleriyle patlak veren süreç AKP hükümetinin yalnız içteki değil dıştaki algısını da fena halde yıprattı.

photo

Çok değil bir ay gibi kısa bir sürede Erdoğan’ın ‘muhafazakar demokrat’ sıfatı, yerini ‘İslamcı otoriter’e bırakıverdi. The Economist‘in Erdoğan’ı bir padişah kılığında resmeden kapağının ardından, The Financial Times‘ın dış politika yazarı Gideon Rachman‘ın Gezi eylemleri sırasında attığı, “Erdoğan demokratik yoldan işbışana gelmiş bir başbakan olabilir ama paranoyak bir diktatör gibi konuşuyor” twiti, Avrupa’nın haleti ruhiyesinin ‘sıkı’ bir özeti gibiydi. Tunus’un laiklik yanlısı partisi Halk Cephesi’nin liderlerinden Hamma Hammami, “Erdoğan diktatörün teki. Mısır ve Tunus’un liderlerinden hiçbir farkı yok” derken muhtemelen Ortadoğulu milyonların hislerine tercüman oluyordu.

Tabii ki her şeye rağmen hala Batı’da takdir eden, Doğu’da seven çok Erdoğan’ı. Ama Batı’da ‘ideal ılımlı Müslüman lider’ olarak görüldüğü, Doğu’da bir ‘rock yıldızı’ gibi karşılandığı günler geride kaldı artık. Hal böyle olunca ‘model ülke Türkiye’ imajı, her iki coğrafyada da fena halde bozuldu.

Erdoğan Gezi Parkı eylemlerinin yol açtığı asap bozukluğunu üzerinden atamadan Kahire’den gelen bir haber hükümetin moralini iyice bozdu. Bir yıldır iktidarda bulunan Muhammed Mursi‘ye karşı düzenlenen askeri darbe AKP hükümetinin ilk günden itibaren Müslüman Kadeşler’e yönelik her türlü destek ve ‘yatırım’ının da boşa gitmesiydi bir anlamda.

Hükümetin darbeyi kınaması etik olarak isabetliydi belki ama real politik açısından bakıldığında, kaybeden ata oynamaktan başka bir şey değildi. Üstelik Müslüman Kardeşler dışındaki neredeyse tüm partiler, yüksek yargı, hatta El Ezher Şeyhi ve en önemlisi Mursi’nin basiretsizliğinden ve antidemokratik söylem ve icraatından bezmiş Mısır halkının belki de çoğunluğu darbeyi destekliyordu.

Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu sonraki günlerde de söylem ve tavrını yumuşatmayınca AKP hükümeti giderek muhalif parti ve kitlelerin hedefi haline gelmeye başladı. Karşılıklı atışmalar başladı ve nihayet, kısa sürede kurulan geçici hükümet Türkiye’yi Mısır’ın iç işlerine karışmakla suçladı.

İşin tuhafı, Türkiye darbecilere açıkça tavır alan belki de tek ülkeydi. AB ve ABD başta olmak üzere birçok Batılı ülke olup bitenleri ‘darbe’ diye tanımlamaktan bile kaçınıp bir an önce sivil idareye dönülmesi için çağrıda bulunmakla yetindi. Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler de ‘Mısır halkının tercihine saygı duyduklarını’ bildirmenin ötesine geçmedi. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri ise darbecileri kutlamakla kalmayıp milyarlarca dolarlık mali destekte bulunacaklarını duyurdu.

Öyle ya da böyle AKP hükümeti Müslüman Kardeşler’in sahneden itilmesiyle bölgede geç bulduğu bir müttefiki erken kaybetmekle kalmadı. Geçici de olsa kaydadeğer bir halk desteğine sahip yeni sivil yönetimi ilk günden karşısına alarak manevra kabiliyetini de büyük ölçüde köreltti. Mısır’la husumet içindeki bir Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinlik ve faaliyet alanı da ister istemez daralacaktır.

Bu daralmanın ilk görüleceği yer de Suriye olabilir. Suriye’de işler zaten AKP hükümeti açısından hiç de iyi gitmiyor. Ankara, daha en başta yaptığı bir hatanın bedelini ödüyor: Beşar Esad rejimini kısa yoldan gidici sanmak. Oysa Libya, Tunus ve Mısır’dakiler farklı olarak çok daha güçlü ve örgütlü bir yapısı var Suriye devletinin. Ayrıca dar da olsa kemik bir tabana sahip. Nihayet, Rusya ve İran gibi ülkelerin ve Hizbullah gibi bir örgütün desteği de arkasında.

Buna karşılık ABD ve AB’nin elini taşın altına koymaya pek niyeti yok. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Katar gibi meşruiyeti kendinden menkul bölge ülkelerle bir olup isyancılara verdiği destek, güç ibresinin giderek Esad’ın yana dönmesini sağlayamıyor.

Başka bir sorun da Suriye muhalefetinin dağınıklığı. Nusra Cephesi gibi Kaide uzantısı örgütlerin öne çıkması da Türkiye’nin isyancılara yönelik desteğini giderek daha fazla sorgulanır hale getirdi.

Bu tabloya son olarak bir de Türkiye sınırının hemen güneyinde ‘Rojava’ (Batı) adı verilen bir ‘Kürt entitesi’ eklendi.

Batı’dan kasıt Batı Kürdistan. Yani Suriye Kürdistanı. Geçen yılın temmuz ayında ilan edilen demokratik-özerk ‘Rojava’nın arkasındaki güç PYD. Türkçe açılımıyla Demokratik Birlik Partisi. ‘PKK’nın Suriye kolu ya da şubesi’ diye nitelemek PYD’yi basite indirgemek olabilir. Ancak PKK ile siyaseten ve fikren örtüştüklerini, doğal bir işbirliği içinde bulunduklarını söylemek de yanlış olmaz.

PYD’nin adı elbette ilk kez duyulmuyor. İsyan başladıktan sonra ‘Rojava’nın icra organı diyebileceğimiz ‘Yüksek Kürt Kurulu’nun kuruluşuna öncülük eden de PYD’ydi. Ancak ilk kez ‘ileri’ bir pozisyon aldı örgüt. Bu satırlar yazılırken Suriye’nin kuzeybatı şeridi Kürt Yüksek Konseyi’nin askeri kolu YPG’nin eline geçmişti.

YPG bölgeyi Nusra Cephesi başta olmak üzere Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu’na bağlı gruplardan aldı. Hal böyle olunca AKP’nin ‘Esad nefreti’yle ‘Kürt refleksi’ ‘tehditkar’ bir dille harekete geçti ve Davutoğlu, “Bir oldu bittiye karşı anında cevap verilecektir” deyiverdi (Yanlış hatırlamıyorsam, yıllar önce Iraklı Kürtlere de benzer ifadelerle mesaj gönderilirdi, bugün ‘sorunsuz’ tek komşumuz onlar).

Özeti, AKP için Suriye’de başından beri yolunda gitmeyen işler daha da sarpa sarıyor.

Toparlarsak, Gezi’ydi, Mısır’dı Suriye’ydi derker yaz hiç de iyi başlamadı AKP için. İyi biteceğine dair bir emare de yok.

Yıldızın parladığı dönem

AKP hükümeti, dış politikada ilk çıkışını Irak’ın işgali öncesinde ABD’yle işbirliğinin reddedildiği 1 Mart (2003) Tezkeresi’yle yaptı. NATO mütttefiki Washington’la ilişkileri sarsıldı belki ama başta Ortadoğu’da olmak üzere dünya genelinde destek ve takdir topladı Ankara.

AKP’nin ikinci çıkışı Kıbrıs’ta geldi. On yılların statukocu söylem ve politikası bir kenara atılıp çözümden yana tavır alındı. Amaç hasıl olmadıysa da Türkiye’nin yeni politikası özellikle AB tarafından not edildi.

AKP Irak’ın işgalinde vermediği desteği sonrasında esirgemeyince ABD’yle arayı kısa sürede düzeltti. Çok geçmeden ‘stratejik ittifak’ çerçevesinde PKK ‘ortak düşman’ ilan edilecek, Afganistan ve Irak’ta sıkı bir işbirliğine girilecekti.

AB cephesinde de işler yoluna girdi. Bir yandan siyasi ve ekonomik istikrar, bir yandan demokratik reformlar, bir yandan da özellikle Kıbrıs’ta izlenen yapıcı politika Brüksel nezdinde Türkiye’nin yıldızını parlatmıştı. Nitekim, AB Türkiye’yle 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı.

İlk soru işareti: İsrail

Genel olarak her şey yolunda gider görünürken Batı’da AKP’ye ilişkin ilk soru işareti Türkiye ile İsrail arasındaki ‘soğuk savaş’ın handiyse ‘sıcak savaş’ noktasına gelmesiyle oluştu. Gazze işgali, ‘One minute’ çıkışı, büyükelçi krizinin ardından patlak veren Mavi Marmara vakası sonucunda Türkiye İsrail’in hasımı oluverdi.

ABD ve AB’nin ‘terör örgütleri’ listesinde yer alan Hamas’a AKP’nin meşru hükümet muamelesi yapmaya başlaması ve derken nükleer anlaşmazlıkta İran’ın avukatlığıyla özdeşleştirilen bir rol üstlenilmesi soru işaretinin çengelini iyice sivriltti.

Tüm bu manevralar Türkiye adına stratejik bir tercih değişikliği olarak algılanmaya başladı; AKP hükümetinin Türkiye’nin dış politikasını, milli olmaktan çıkarıp siyasileştirmesine, ideolojikleştirmesine, hatta İslamileştirmesine yoruldu. Ve hem içeride hem dışarıda bitmek bilmeyecek bir ‘eksen kayması’ polemiği başladı Türk dış politikasına ilişkin.

İkili dış politika

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin manevraları taktiksel açıdan da Türkiye’nin geleneksel dış politika yürütme biçiminin da sonuydu aslında. Uluslararası ilişkilerin temkinli, dengeci, angaje olmaktan kaçınan, istikrarı öne çıkaran bir devlet politikası olarak yürütülmesini savunan ekol gitti, yerine ‘proaktif’ ya da ‘ritmik’ gibi terimlerle ifade edilen girişken, dinamik, müdahil, ‘ön almaya’, ‘gündem belirlemeye’ hevesli bir ekol geldi.

Türkiye’nin ‘devlet politikası’ndan ziyade AKP’nin ‘hükümet politikası’ndan söz edilir olmuştu. Ve görüntü, bu politikayı sadece ve sadece iki kişinin, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun belirleyip yürüttüğü yönündeydi; sivil ve askeri bürokrasinin yanısıra meclis ve hükümetin diğer üyeleri de devre dışıydı.

Elde var sıfır

Alınan tüm risklere, iddialı girişimlere, kulağa hoş gelen sözlere ve sergilenen dinamizme rağmen ‘Komşularla Sıfır Sorun’ politikası lafta kaldı:

Kıbrıs sorunu çözülemedi, Yunanistan’la barışılamadı. Ermenistan’la ilişkiler normalleştirilemediği gibi karşılıklı güvensizlik derinleşti. AB süreci yerinde sayıyor. Bir zamanların ‘sıkı müttefik’i İsrail’le ‘soğuk savaş’ hali var.

Suriye can dostuyken baş düşmana döndü. İsrail ile Filistinliler arasındaki arabuluculuk girişimi sonuçsuz kaldı. Brezilya’yla birlikte İran’ Batı’yla uzlaştırma çabası hiçbir işe yaramadı. Ankara’nın desteği Hamas’ı eskisinden daha meşru bir örgüt yapmadığı gibi Hamas ile el Fetih’i barıştırma hevesi de kursakta kaldı. Davutoğlu yıllarca Irak’la yatıp kalktı ama günün sonunda hiç de istemediği türden bir hükümetle karşı karşıya kaldı.
Doğu’ya dönüş

2010’lara gelindiğinde başta Fransa ve Almanya olmak üzere bazı AB ülkelerinin de ‘katkı’sıyla Türkiye’de ‘Avrupa heyacanı’ pek kalmamıştı. Küresel mali kriz AB’yi de derinden sarsmaya başlayınca, kendi ekonomik performasının da verdiği özgüvenle Türkiye’de Avrupa karşıtlığı yerini Avrupa alaycılığına bırakmıştı.

AKP’nin yönetimindeki Türkiye Batı’yla, özellikle de AB’yle arasına mesafe girdikçe yüzünü iyice Doğu’ya çevirdi. Özellikle Davutoğlu, arka koltuktan inip şoför mahaline oturduktan sonra dış politikada vites yükseltti AKP.

Nihayetinde Türkiye’yi ‘bölgenin 1 numaralı gücü’ olarak kurgulamayı amaçlayan ‘Komşularla Sıfır Sorun’ politikası Ermenistan-Kıbrıs-Yunanistan üçgeninde sonuç vermese de İran, Irak ve Suriye’yle ilişkilerde büyük ölçüde icraata dökülebildi. Her üç ülkeyle de ilişkiler alabildiğine derinleştirildi. Zaman içinde yakın coğrafyada eli rahatlayan Türkiye bir ‘yumuşak güç’ edasıyla Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne uzanan bir alanda at koşturmaya, tarihi ve kültürel bağları canlandırıp siyasi ve ekonomik yeni nüfuz alanları oluşturmaya koyuldu.

Büyük ölçüde başarı da kaydedildi ve epey mesafe alındı. Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e karşı takındığı ‘benzersiz’ tavırla pekişen ‘Müslüman kardeşliği’ vurgusu ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ‘proaktif diplomasi’si Türkiye’nin ‘ticari zekası’yla birleşince Ortadoğu’nun başat gücü olmak, AB üyesi olmaktan hem daha kolay hem daha cazip gelmeye başladı.

Çabaları takdir edilen, saygınlığı artmış bir ülkeydi Türkiye Ortadoğu’da, özellikle de halklar nezinde…

Ne va ki tüm bu kurgu bütünüyle bölgedeki statukoya dayanıyordu. Dinamik dış politika, statik hesaplar üzerinden yürütülüyordu. Bir başka deyişle B planı yoktu Ankara’nın. Daha da önemlisi, ikili ilişkilerde şahsi dostlukların ön plana çıkarıldığı, ‘Müslümanlık’ söyleminin dilden düşmediği, devletin çıkarlarından ziyade AKP’nin siyasi tercihlerinin belirlediği bir dış politika algısı iyice yerleşti.

2010 yazında Tunus’tan başlayıp Libya, Mısır, Bahreyn ve nihayet Suriye’ye yayılan Arap Baharı Türkiye’yi tam da bu halde yakaladı. Tüm dünya aynı durumdaydı gerçi, ama en fazla Türkiye’nin bölgedeki konum ve imajını sarsacaktı Arap Baharı.

Arap Baharı’nın ilk durağı Tunus nispeten kazasız belasız atlatıldı Türkiye açısından. İlk yara Libya’da alındı. Uzunca bir süre, yalnız insani ve ticari nedenlerle değil ideolojik, siyasi saiklerle de Kaddafi’yi korur kollar bir söylem tutturdu AKP hükümeti. Hatta, Erdoğan açıkça, NATO’nun Libya’ya müdahalesine karşı çıktı, direndi. Bu tavır Türkiye’nin isyancılar nezdinde hatırısayılır derecede itibar kaybetmesine, NATO içinde de tecrit edilmesine neden oldu. AKP hükümeti sonradan çark edip NATO müdahalesine destek verdiyse de bugün hala ilk günlerdeki bocalamanın açtığı yarayı kapatmaya çalışıyor Libya’da.

‘Arap Baharı’ Türkiye’ye asıl zaiyatı ise Suriye cephesinde verdirdi, verdiriyor. Şimdi ikinci cephe de Mısır’da açılıyor olabilir.

Tempo, Ağustos 2013

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s