‘Güçleri var, bize hükmedebilirler. Ancak tarih bizimdir ve tarihi halklar yapar’

BU_ta4RCMAAGfHj yazısı: “Güçleri var, bize hükmedebilirler. Ancak, toplumsal süreçler ne suç işleyerek ne de zor kullanarak durdurulabilir. Tarih bizimdir ve tarihi halklar yapar (…) Halklar kendini elbet savunmalı ama feda etmemeli. Kurşunlardan sakınmalılar kendilerini ama aşağılanmaya da katlanamazlar (…) Elbet birileri gelip ihanetin hüküm kurmaya çalıştığı bu karanlık ve acı dönemin defterini dürecek. Durmayın ve bilin ki hiç de geç olmadan önünüzde yeniden geniş yollar açılacak ve özgür insanlar o yollardan geçip daha iyi bir toplum kuracak.”

Böyle diyordu Salvador Allende, bundan tamı tamına 40 yıl önce; ölmesine saatler kala… Ne kadar güncel geliyor kulağa ve ne kadar sahici.

Şili’nin, hatta dünyanın bir seçim sonucunda koltuğa oturmuş ilk sosyalist başkanıydı Allende. Güney Amerika, Arjantililerin ‘gorillerin çağı’ diye andığı dikta yıllarındaydı. Ve Şili ordunusun başında Allende’nin ülkeyi, ‘proleterya diktatörlüğü’ne sürüklediğine inanan koyu dindar, yeminli bir komünizm düşmanı vardı. Talihin cilvesine bakın ki Pinochet’yi genelkurmay başkanlığına atayan da Allende’den başkası değildi.

2

Dostlarım,

Anlaşılan o ki bu size seslenebilmek için son şansım (…)

Sözlerimde öfke değil, hayalkırıklığı var. İçtikleri yemine ihanet edenler duyar da utanır belki (…)

Bu gerçekler karşısında artık tek yapabileceğim emekçilere şunu söylemek: İstifa etmeyeceğim! Bu tarihi süreçte, halka sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara diyorum ki binlerce ve binlerce Şilili’ni vicdanına ektiğimiz tohum bir gün mutlaka yeşerecek.

Güçleri var, bize hükmedebilirler. Ancak, toplumsal süreçler ne suç işleyerek ne de zor kullanarak durdurulabilir. Tarih bizimdir ve tarihi halklar yapar.

Ülkemin emekçileri: Adalet arzunuza sadece tercüman olmuş, anayasa ve yasalara saygı duyacağına söz vermiş ve sözünü yerine getirmiş bir adama gösterdiğiniz sadakat ve beslediğiniz güven için size teşekkür etmek istiyorum.

Şu kader anında, size seslendiğim şu son dakikalarda dilerim ibret alıyorsunuzdur: Yabancı sermaye ve emperyalizm gerici unsurlarla birleşerek öyle bir iklim yarattı ki ordu, geleneğinden saptı (…)

Herkesten önce ülkemin alçakgönüllü kadınlarına sesleniyorum. Yurtsever meslek erbabına, gençlere, ülkemin erkeklerine, işçiye, çiftçiye, aydınlara ve zulmedilecek insanlara sesleniyorum…Evet faşizm kapımıza dayandı.

Er geç Magallanes Radyosu da susturulacak ve (…) sesim artık size ulaşmayacak. Dert değil. Siz yine de duyackasınız sesimi. Her zaman yanıbaşınızda olacağım. Hiç olmazsa, onurlu ve emekçilere sadık bir adam olarak kalacağım aklınızda.

Halklar kendini elbet savunmalı ama feda etmemeli. Kurşunlardan sakınmalılar kendilerini ama aşağılanmaya da katlanamazlar.

Ülkemin emekçileri, Şili’ye ve Şili’nin geleceğine inancım tam. Elbet birileri gelip ihanetin hüküm kurmaya çalıştığı bu karanlık ve acı dönemin defterini dürecek. Durmayın ve bilin ki hiç de geç olmadan önünüzde yeniden geniş yollar açılacak ve özgür insanlar o yollardan geçip daha iyi bir toplum kuracak.

Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın işçiler!

Son sözlerim bunlar. Fedakarlığımın boşa gitmeyeceğinden zerre kadar kuşkum yok; en azından bu yüz kızartıcı suçu, korkaklığı ve ihaneti mahkum edecek bir ahlak dersi olarak geçecektir tarihe.”

1

Hakikaten de son sözleriydi bunlar Salvatore Allende‘nin. Çok geçmeden saatlerdir kuşatmada tutulan başkent Santiago’daki başkanlık konutu La Moneda’dan cesedi çıkarılacaktı.

Allende Şili’nin, hatta dünyanın bir seçim sonucunda koltuğa oturmuş ilk sosyalist başkanıydı. Üç yıl önce, 1970’te almıştı Allende mazbatasını eline. Çalkantılı bir ülkeydi Şili o yıllarda. Aslında yalnız Şili değil, bütün Güney Amerika, tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu. 1970’lerin ortasına gelindiğinde Karayip ülkeleri hariç tüm kıta askeri diktatörlüklerin eline geçecekti.

Arjantililerin ‘gorillerin çağı’ diye andığı bu dönemi tarihçi Eric Hobsbawm üç sürece bağlar. “Yerel oligarşiler, gerek şehir gerekse taşrada giderek hareketlenen halk kitlelerinin ve bu kitleleri maharetle cezbeden populist radikal siyasetçilerin teşkil ettiği tehdit karşısında ne yapacaklarını şaşırmıştı. Fidel Castro’dan esinlenen genç orta-sınıf solculara göre kıta silahlı gerilla mücadelesinin öncülük edeceği devrim için kıvama gelmişti. Ve ABD’nin Küba Devrimi’yle depreşen saplantılı komünizm korkusu Vietnam bozgunu, petrol krizleri ve SSCB’ye meyleden Afrika’daki devrimler yüzünden iyice pekişmişti.”

Bu üç süreçten de payını fazlasına alıyordu Şili 1970’e gelindiğinde. Siyasi, ekonomik ve sosyal olarak alabildiğine kutuplaşmış bir ülkeydi. Nitekim o yılın eylül ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçları, bu bölünmüşlüğün rakamsal ifadesi gibiydi. İlk üç adayın oy oranları şöyleydi: Yüzde 36.6, yüzde 35.3 ve yüzde 28.9.

Üç aday da yüzde 50’yi geçemedeği için anayasa gereği meclisin iki kanadında oylama yapılması gerekiyordu. Teamül, temsilcilerin seçimde en çok oy almış adayı tercih etmesiydi. Ne yapıp ettiyse Halk Cephesi lideri Allende’nin seçimden birinci çıkmasını engelleyemeyen ABD destekli ‘yerel oligarşi’nin son çare olarak tertiplediği askeri darbe de boşa çıktı. Hatta ters tepti. Allende 200 üyeli mecliste 178 oy olarak başkanlık koltuğuna oturdu.

Seçim kampanyasında, Küba’yla el ele Latin Amerika’yı faşist diktaların elinden kurtarıp devrime taşıyacağını sık sık dile getirmişti Allende. Başlıbaşına bu söylem bile işçi sınıfı, yoksul çitftçiler ve entelijensiya dışında kalan tüm kesimlerle birlikte Amerikalıların da tüylerini diken diken etmeye yetmişti.

Allende işbaşına geldiği günden itibaren, rakiplerinin ve ABD’nin kendisinden boşuna korkmadığını gösteren bir icraat ortaya koymaya başladı. Hiç vakit kaybetmeden ‘ağalar’ın, ‘komprador burjuvazi’nin ve en başta ABD’nin gazabını çekme pahasına toprak reformu ve kamulaştırma faaaliyetlerine başladı.

Tabii hemen arkasından da misilllemeler geldi… Fred Halliday‘in ifadesiyle, önemin ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger, Şili ekonomisine ‘çığlık attırana’ kadar baskı yapacaklarını söylerken şaka yapmıyordu: “Krediler reddedildi, ihracat bloke edildi, grevlere ve muhalefet gruplarına fon sağlandı, yatırımcının güveni sarsıldı.”

Kissinger’ın hatıratında farklı anlatılır bu süreç. “ABD’nin çıkarları açısından kıtadaki en tehlikeli liderdi” dediği Allende’nin iktidara gelmesini önlemek için ‘örtülü programlar’ yürütüldüğünü inkar etmez Kissinger. Buna karşılık, Allende iktidara geldikten sonra ‘tasarruf amaçlı bazı kesintiler’ dışında Şili’ye başta üniversiteler olmak üzere sivil amaçlı mali yardımı sürdürdüklerini yazar. Kissinger’a göre Allende hükümetine ABD onayıyla toplamda 350 milyon dolar hibe ve kredi verilir.

Ancak Kissinger’ın da kabul ettiği üzere bazı parti, sendika ve gazetelere ‘örtülü yardımlar’ kesilmez. Ve ne hikmetse tümü Allende karşıtıdır. ABD’nin pozisyonunu şöyle açıklar Kissinger: “O aşamada amacımız Alllende’yi devirmek değildi. Demokratik muhalefeti ve demokratik örgütleri ayakta tutmaya odaklanmıştık. Ta ki 1976 seçimlerine kadar. Ve tabii seçimlerin yapılacağını da güvenceye alma çabasındaydık.”

ABD Senatosu’nca 1975’te Nixon yönetiminde CIA tarafından çevrilen gizli dolapları açığa çıkarmak üzere kurulan Church Komitesi, Allende’ye karşı düzenlenen darbede CIA parmağı bulamayacaktır. Ayrıca darbeci General Augusto Pinochet de, iki yıl sonra the The New York Times’a şöyle diyecektir: “Bir Hıristiyan olarak size yemin ederim ki ne CIA ile ne de Amerikan ya da bir baş ülkenin büyükelçiliğiyle en ufak bir temasım oldu. Hiç kimseye gebe kalmak istemiyordum çünkü.”

Eylül 1973’e gelindiğinde Allende cumhurbaşkanlığında dördüncü yılına girmek üzereydi. Ne var ki Şili bölünmüşlük açsından iki yıl öncekinden daha iyi bir noktada değildi. Ekonomik sıkıntılar, toplumsal çalkantılara yol açıyor, Allende’yi ülkeyi ‘proleterya diktatörlüğü’ne sürüklemekle suçlayan muhalefet de siyasi gerilimi artırdıkça artırıyordu. Bir keresinde işi, hükümete generallerin alınmasını önermeye kadar vardırdılar.

Enflasyon hiper seviyelere ulaşmıştı. Grevlerin ardı arkası kesilmiyordu. Birçok hizmet ve mal arzında ciddi sıkıntılar söz konusuydu. Orta sınıf da kısa süre öncesine kadar umut bağladığı Allende’ye sırt çevirmeye başlamıştı artık.

Tüm bunlara karşın, Allende çoğunlukla işçilerden oluşan tabanından hala ciddi destek görüyordu. Nitekim, göreve gelişinin üçüncü yılı münasebetiyle 4 Eylül 1973’te başkent Santiago’da düzenlenen yürüyüş, Şili’nin en yüksek katılımlı gösterisi olarak tarihe geçti.

4

Ancak en önemlisi şuydu ki tarihsel olarak sivil otoriteye bağlı kalmış Şili ordusunun başında, Allende’nin ülkeyi, SSCB ve Küba’nın askeri desteğiyle ‘proleterya diktatörlüğü’ne sürüklediğine inanan koyu dindar, yeminli bir komünizm düşmanı vardı. Talihin cilvesine bakın ki Pinochet’yi genelkurmay başkanlığına atayan da Allende’den başkası değildi.

Hatıratında anlattığına göre Pinochet, ‘komünizmin şeytani cazibesi’ni daha 1948’de komünistlerin tutulduğu bir hapishanenin müdürlüğünü yaparken fark etmişti. Allende’yi de ilk olarak orada görmüştü. O zamanlar Pinochet henüz teğmen, Allende genç bir doktor ve sosyalist bir senatördü. Yasağa rağmen mahkumları ziyaret etmek, iyi muamele görüp görmediklerini ögrenmek istiyordu Allende. Israrcıydı. Ancak Pinochet’nin, “Ateş ederim” tehdidi üzerine vazgeçmişti ısrarından…

1973 yazı boyunca ordu içinde darbenin konuşulduğu sır değildi. Ağustos ayında Carlos Prats genelkurmay başkanlığından istifa etti. Allende tercihini hiç düşünmeden Pinochet’den yana kullandı. Çünkü Pinochet, komutanlar içinde ‘anayasal düzene bağlılığı’yla tanınanların başında geliyordu. Rolünü iyi oynamıştı belli ki. O derece ki darbe haberini aldığında bile Allende yanındakilere, “Bizim Pinochet’ye ne yaptılar acaba” diyecekti.

3 copy

Darbecilerin iddiası bir yana tam da o günlerde, Çin’in Santiago büyükelçisinin Şili dışişleri bakanını Sovyet yanlısı bir darbenin tehlikelerine karşı uyardığı bir gerçek. Bir başka gerçek de darbeden üç gün önce donanma ve hava kuvvetleri komutanlarının Pinochet’ye ultimatom verip, “Ya bize katılırsın ya da sonuçlarına katlanırsın” dediği…

11 Eylül sabahı La Moneda’yı kuşattıran Pinochet Allende’ye Şili’den ayrılmayı kabul ederse bir uçağa binip istediği ülkeye gidebileceğini bildirdi. Allende reddetti. Belki bir umut, darbecilerin çözülebileceğini, halkın da imdadına koşacağını düşünüyordu. Olmadı. Buna karşın Pinochet’nin, ‘Teslim ol’ çağrısına da kulak asmadı. Başta okuduğunuz o konuşmayı konurken, son sözlerini ettiğinin farkındaydı…

Allende’nin nasıl öldüğü de tartışmalı. Yaygın kanı ele geçirilmektense intihar ettiği yönünde. Ama yanındaki yaklaşık 40 siville birikte elinde otomatik silahı son kurşununa kadar çarpışarak öldüğüne inananların sayısı da az değil. Nasıl olduysa olsun şu bir gerçek ki konuşmasında dediği gibi, halka sadakatinin bedelini hayatıyla ödedi Allende…

3

Fred Halliday’e göre Allende’nin devrilmesi Güney Amerika’da sosyalastlerin barışçıl yoldan da iktidara gelip tutunabileceğine ilşikin umudun da sonuydu.

Darbe yapıldığında Şililerin yüzde 80’inin ‘bayram ettiği’ söylenir. Birçok ‘sivil’ politikacının ‘ülkenin bir uçurumdan döndüğüne ilişkin’ demeci de arşivlerde duruyor.

Pinochet darbe gecesi, “Ülkeyi Marksist Salvatore Allende hükümetinin soktuğu kaostan kurtarmak için tamamen vatansever bir görev duygusuyla harekete geçen silahlı kuvvetler yönetime el koymuştur” dediğinde şampanya patlatan iş adamları ve günübirlik sıkıntılardan kurtulmanın sevinciyle sokağa dökülen orta sınıf, çok geçmeden sivil yönetime dönüleceğini sanıyordu. Oysa generalin hiç de öyle bir niyeti yoktu. 1990’a kadar devlet başkanı olarak bizzat, 1998’e kadar genelkurmay başkanı ve ömür boyu senatör olarak perde arkasından yönetti Pinochet.

pinochet

Bir sivil danışmanın ifadesiyle, “Kucağında bulduğu darbeyi izlemekten başka seçeneği yoktu” Pinochet’nin. Ama çabuk uyum sağladı yeni konumuna. İlk iş olarak, cuntanın diğer dört üyesine verdiği ‘dönüşümlü başkanlık’ sözünden cayıp kendini devlet başkanı ilan etti. Sonra da muhtemel rakiplerini bir bir tasfiye ederek koltuğunu sağlama aldı. Bu rakiplerden biri de darbecilere katılmayı reddedip görevi bırakan selefi Pratas’tı. Emekli komutan Buenos Aires’teyken arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucunda eşiyle birlikte hayatını kaybetti.

Pinochet darbeden sonra ‘düzen’in sağlanması, ekonominin de nispeten rahatlamasıyla bir ‘kurtarıcı’ gibi görüldü. Ancak cunta, despot yüzünü göstermeye başladıkça Pinochet’nin imajı da ‘oportunist bir totaliter’e, bir ‘insanlık suçlusu’na doğru bozulmaya başladı. Bugün Pinochet rejiminde en az 3 bin insanın öldürüldüğü ya da ‘kaybedildiği’, 27 bin insanın gizli toplama kamplarında giderek sistematik bir hal alan işkenceden geçirildiği, binlerce insanın ülkesini terk etmek zorunda kaldığı, yüzlercesinin peşinden ölüm mangalarının gönderildiği biliniyor.

Ama dışarıdan farklı görenler, bir ekonomik başarı öyküsü olarak okuyanlar da vardı Şili’yi. En ilginci de, 1994’te bir Rus televizyoncunun hayranlığını belirttiği Pinochet’den söyleşiye başlamadan önce Şili’nin SSCB döneminde devlet medyasınca yansıtılış biçiminden dolayı özür dilemesiydi… Pinochet, kurmaylarını bir an önce eski Sovyet ülkelerine gönderip kapitalizmin Şili’de yaratığı harikaları aktarmalıydı!

pinochet-2

Bu ve benzeri övgülere rağmen kariyeri hiç de umduğu gibi bitmedi Pinochet’nin. 1998’in ekim ayındaki Londra ziyareti sırasında, Şili’de ‘kaybolan’ vatandaşlarının akıbetini soruşturan İspanyol yargıç Baltazar Garzon‘un talebi üzerine ev hapsinde buldu kendini Pinochet.

Uluslararası hukuk tarihine geçen bir 16 aylık bir dava süreci sonucunda İngiliz hükümetince Pinochet’nin İspanya’ya iade edilmek yerine Şili’ye dönebileceğine karar verildi. Gerekçe sağlık nedenleriydi. Dönüşte destekçilerince ‘kahraman’ gibi karşılanan ve sağlığı gayet iyi görünen Pinochet çok geçmeden bir şoku de Şilili bir yargıçtan, Juan Guzman’dan yedi… Dokunulmazlık zırhı önce delinde, sonrasında bütünüyle kaldırıldı…

399px-Pinochet_muerto

Pinochet 2006’da ev hapsinde tutulurken öldüğünde yalınzca adam öldürtmekten, işkence yaptırtmak ve insanları ‘kaybettirmek’ten değil, sahtekarlıktan ve zimmetine para geçirmekten de yargılanıyordu. Çünkü 2005 yılında ABD Senatosu’nca yünütülen bir araştırma sonucunda, Pinochet’nin o güne kadar ABD’nin dokuz bankasında en 128 hesap açıp kapattığı, o hesaplarda toplam 20 milyon dolar para çevrildiği ortaya çıkmıştı. Başka ülkelerdekiler de katılınca rakam 28 milyon dolara çıkıyordu.

Pinochet için söylenen, ‘Acımasızdı belki ama kendi halinde yaşamış, dürüst bir adamdı’ sözü de geçerliğini yitirmişti böylece.

Allende’ye gelince… Pinochet özellikle ilk yıllarda estirdiği devlet terörüyle, sonrasında da hiç eksik etmediği demir yumruğuyla insan haklarının, hukukun, demokrasinin üstünden öyle bir geçti ki zamanında darbeyi sevinçle karşılayanların gözünde bile Allende bir ‘demokrasi şehidi’ mertebesine yükseldi. Onu ‘Sovyetlerin kuklası’ olmakla suçlayanlar bile ‘Amerikan emperyalizminin kurbanı’ olarak anmaya başladı. Özellikle darbecilere sonuna kadar direnmesi Allende’yi bir ‘hatıra’ olmaktan çıkarıp bir ‘efsane’ye dönüştürdü.

AllendeStatue

Ve darbeden tam 30 yıl sonra Allende’nin son nefesini verdiği başkanlık konutu La Moneda nihayet halka açıldı. Önündeki Anayasa Meydanı’na bir da heykeli dikildi Allende’nin. Kaidesinde şöyle yazıyordu: “Şili’ye ve Şili’nin geleceğine inancım tam.”

0

Atlas Tarih, Ağustos-Eylül 2013

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Dünya, Tarih içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s