Arapların İsrail’e ‘pes’ dediği savaş…

BU_ta4RCMAAGfHjyazısı: Bugünden bakıldığında tam 40 yıl önceki Ekim 1973 Savaşı’nı Arap ülkelerinin İsrail’e karşı ortaklaşa giriştikleri son hamle olarak kayda geçirmek mümkün. Kısacası, 1973 Arapların İsrail’e karşı ‘cephe savaşı’ndan umudu kestiği yıldır. Ekim 1973 Savaşı aynı zamanda Ortadoğu’da Arap milliyetçiliğinin gerileyiş, buna karşılık İslamcılığın yükselişi sürecinde bir kilometre taşıdır.

“Birbirimize baktık. Şoktaydık. Bu kılıcı çekmenin zamanının geldiği bir noktada olabileceğimizin bilincindeydik ki bu olasılıktan genellikle çok gizli ortamlarda söz ederdik. Daha sonra (Moşe) Dayan’a sordum. ‘Bu söylediğinin kesinlikle dışarı sızmaması gerekiyor değil mi? Aksi takdirde dünyada kargaşaya neden olur.’ Şöyle yanıtladı: ‘Umurumda bile değil. Bırakalım nasıl isterlerse öyle yorumlasınlar.’” (1)

genel

Bu anekdot, tam 40 yıl öncesinden, Ekim 1973’ün en sıcak günlerinden, İsraillilerin Yom Kipur, Arapların Ramazan, Batılıların da Ekim Savaşı dediği 5’inci Arap-İsrail savaşından kalma.

İlk dördünden bariz bir farkı vardı bu savaşın: İsrailliler ilk kez gafil avlanmıştı Araplara. Hem Ramazan ayıydı, hem de de Yom Kippur’un ilk günü. 6 Ekim sabahından itibaren, hiç beklemediği bir zamanda Mısır ve Suriye’yle -yeniden- savaşın içinde bulmuştu kendisini İsrail.

İşte o sıcak günlerde gündeme gelmişti İsrail’in ‘bu kılıcı çekme’, yani nükleer silaha başvurma olasılığı… Savaştan tam 30 yıl sonra İsrail’in en çok satan gazetesi Yedioth Ahronot’ta yayınlanan bir haberle ortaya çıktı bu ürkütücü gerçek. Savaş günlerinin savunma bakanı Moşe Dayan, sözcüsü Naftali Lavi’nin akardığına göre, bir toplantı sırasında, nükleer bomba kullanmaktan, ‘başvurmaktan başka çaremizin olmayabileceği bir olasılık’ diye söz etmişti…

Hakikaten o noktaya gelmiş miydi İsrail, yoksa savaşta ABD’yi iyice yanına çekmek için blöf mü yapıyordu? Kesin bir şey söylemek zor. Ama şu bir gerçek ki İsrail, Ekim Savaşı’nda kendi silahıyla vurulmuştu…

Ilımlı Siyonistlerden Amerikalı Nahum Goldman, özyaşamöyküsünde, Araplara karşı 1948’de elde edilen askeri zaferin, İsrail üzerinde bariz bir psikolojik etki bıraktığını yazar: “İcraatın, müzakere ve diplomasiye üstünlüğü ortaya çıkmıştı. Zafer, yüzyılların ezilmişliği ve aşağılanmışlığı karşısında öylesine göz kamaştırıcı bir tezat oluşturuyordu ki bundan böyle izlenebilecek tek yol olarak görünüyordu. Hiçbir şeye katlanmamak, hiçbir saldırıyı sineye çekmemek, inceldiği yerden koparmak ve fiili durumlar yaratarak tarihe yön vermek öyle basit, öyle cazip ve öyle tatminkardı ki o vakitten itibaren Arap dünyasıyla ihtilafında İsrail’in başlıca hareket tarzı oldu.” (2)

Yıllar sonra Mısır ve Suriye başvurmuştu bu harekat tarzına. 1967’deki 3’üncü Arap-İsrail Savaşı’nda, namı diğer Altı Gün Savaşı’nda kaybettikleri topraklarını -ve tabii prestijlerini- barışçı yoldan geri almak, dolayısıyla otoriter rejimlerini pekiştirmek için yürüttükleri ‘müzakere ve diplomasi’den umudu kesmişti her iki ülkenin liderlikleri.

İsrail nuh diyor peygamber demiyordu. Masada sıkı durarak sonunda Mısır’a da, Suriye’ye de kendi barış koşullarını dayatabileceğine inanıyordu çünkü. Altı Gün Savaşı’nda yalnız Arapları değil, başta ABD tüm dünyayı şaşırtarak elde ettiği ‘ezici’ zaferin getirdiği özgüven söz konusuydu her şeyden önce. Ayrıca o savaştaki toprak kazanımlarıyla ülkeyi iyice güvene aldıkları görüşündeydi İsrail liderliği. Harita üstünde hiç de haksız sayılmazlardı. Kuzeydeki Suriye’ye karşı Golan Tepeleri, doğudaki Ürdün’e karşı Batı Şeria ve nihayet güneydeki Mısır’a karşı Sina Yarımadası elindeydi İsrail’in. Hal böyle olunca Arap ülkelerinden çekinmesi için çok fazla neden yoktu ortada. ABD de arkasındaydı üstelik.

Ne var ki dayatmayı değil savaşmayı tercih etti o Arap ülkeleri. Aralarındaki anlaşmazlıklara ve kapanmamış hesaplara rağmen ‘ortak düşman’a karşı birleşmeyi başardılar. Mısır ve Suriye başı çekmeye hazırdı. O derece ki Mısır lideri Enver Sedat, İsrail’e karşı askeri harekata yeşil ışık yakmayan Sovyet danışmanlarını 1972’de kapı önüne koymaktan çekinmedi. Gizli yürütülen görüşmeler sonucunda başta Suudi Arabistan, Irak ve Ürdün olmak üzere diğer Arap ülkelerinden ekonomik ve lojistik destek taahhüdü de alınca harekete geçme vaktinin geldiğine karar verdiler.

‘Sürpriz faktörü’nün de etkisiyle daha ilk gün, 6 Ekim itibariyle Mısır birlikleri Süveyş Kanalı’nın karşı yakasına geçmiş, Suriye birlikleri de Golan Tepeleri’ni aşmıştı. İzleyen iki gün boyunca İsrail güneydoğusu ve kuzeybatısındaki ‘işgal toprakları’nın peyderpey eski sahiplerince geri alınışını izledi.

Üçüncü gün tam seferberlik durumuna geçebildi İsrail ordusu. 10 Ekim’de Golan Tepesi’ndeki Suriyelilere karşı saldırıya geçtiler. Bunun üzerine Mısır birlikleri, Suriyelileri rahatlatmak için İsrail’in içlerine doğru yeni bir saldırı başlattı.

Tüm dünya gibi Ortadoğu’ya da ‘Soğuk Savaş’ prizmasından bakan ABD bölgeyi istikrar içinde, dolayısıyla Sovyetler’den uzak tutmanın en sağlam yolunun İsrail’i güçlü kılmaktan geçtiğine kanaat getireli epey olmuştu. İsrail, sadece müttefik değil, stratejik ortaktı ABD için. O yüzden de savaş patlak verir vermez İsrail’e ‘hava köprüsü’ kurarak (Operation Nickel Grass-Nikel Çim Harekatı) silah ve cephane sevkiyatına başlamıştı ABD. Önceleri İsrail Havayolları El Al’le sevkiyat yapan ABD 13 Ekim’den itibaren kendi askeri uçaklarını kullanmaya başladı.

Nitekim 15 Ekim’den itibaren savaşın dengesi değişmeye başladı. O gün Süveyş boyunca ilerleyen İsrail ordusu, hava kuvvetlerinin de desteğiyle, Mısır’ın 2’nci ve 3’ncü Ordu birlikleri arasındaki bağı kopardı. Suriye birliklerinin Golan Tepeleri’ni geri almaya yönelik hamlelerini savurmayı da bildi İsrailliler.

Gidişattan kaygılanan Mısır ve Suriye’nin destekçisi Arap ülkeleri belki de ellerindek en güçlü kozu sürdü masaya. 16 Ekim’de İsrail destekçisi ülkelere karşı petrol ambargosu ilan ettiler. Destekçilerin başında elbette ABD yer alıyordu. O derece ki 20 Ekim’e gelindiğinde ABD’nin İsrail’e yaptığı sevkıyatın dökümü şöyleydi: 20 bin ton silah, 40 Phantom bombardıman uçağı, 48 A4 Skyhawk saldırı uçağı, 12 C-130 nakliye uçağı…

Petrol ambargosu Amerikalıları savaşı bitirmek üzere harekete geçirdi. Dönemin ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger 21 Ekim’de soluğu Moskova’da aldı.

Sovyetler de başından beri Suriye ve Mısır’ı destekliyordu ve Amerikalılar kadar olmasa da onlar da silah sevkıyatı yapıyordu ilk günden itibaren bölgeye. Dahası İsrail, sadece Mısır ve Suriye’yle başka Arap ülkeleriyle de savaşıyordu: Savaş boyunca dokuz Arap ülkesi (Irak, Cezayir, Ürdün, Kuveyt, Libya, Fas, Suudi Arabistan, Sudan ve Tunus) 50 bin asker gönderdi Mısır ve Suriye’ye. Bunların 30 bini Suriye’ye sevk edilen Irak askerleriydi.

Moskova’daki görüşmeler anında sonuç verdi. Ertesi gün BM Güvenlik Konseyi’nin jet hızıyla aldığı 338 sayılı kararla Ortadoğu’da güneş batmadan ateşkes ilan edilmişti bile.

Ne var ki İsrail’in ateşkese uymaya pek niyeti yoktu. Önce Golan Tepeleri’nde, sonra da Süveyş’te yeni saldırı başlattı İsrail ordusu. İki gün sonra Mısır’ın 3’üncü Ordu’sunu tamamen çembere almalarına -ve belki de bir ‘imha’ harekatına girişmelerine- ramak kalmıştı. Ne var ki Süveyş Limanı’nı ele geçirmeyi başaramadı İsrailliler.

İsrail’in ateşkese uymayacağının anlaşılması üzerine Sovyetler Birliği, İsrail Süveyş’teki 3’ncü Ordu’ya yönelik kuşatma girişimine son vermezse Mısır’a yedi hava indirme bölüğü göndermek için harekete geçeğini bildirdi. Bunun üzerine ABD ordusu da ‘tedbiri alarm’ durumuna geçti.

Soğuk Savaş’ta sıcak bir cephe açılması an meseleseydi. Ancak kapalı kapılar ardında ikinci bir ateşkes için çabalar da sürüyordu. Nitekim 25 Ekim’de BM Güvenlik Konseyi bir karar daha çıkardı. Ateşkes çağrısını yineleyen 340 sayılı karar, aynı gün devreye girdiğinde çatışmaların resmen sona erdiğini de müjdeliyordu. Silahlar sustuğunda İsrail birlikleri Şam’a 40, Kahire’ye ise 100 kilometre uzaklıktaydı!

20 gün süren savaş sonucunda Arap cephesinde yara daha derindi. 12 bin 500’den fazla ölü, 24 bin civarında yaralı vardı. İsrailliler 2552 askerini kaybetmişti, 6207 yaralıları vardı.

Ekim 1973 Savaşı hayatını kaybedenleri, yaralananları ve yakınlarını saymazsanız ‘mağlubu’ olmayan savaşlardandı. Üç ülke de ‘zafer’ ilan etti savaşın bitmesiyle. O derece ki Enver Sedat’ın adı ‘Süveyş Kahramanı’na, Hafız Esad’ın adı da ‘Ekim Aslanı’na çıkacaktı. Özellikle 1948 ve 1967’deki savaşlarla kıyaslandığında hakikaten de bir yenilgiden söz edilemezdi Araplar için. İsrail’i yenememişlerdi belki ama ilk defa geçici de olsa geriletebilmişlerdi. Ufak da olsa toprak kazanımları bile elde etmişlerdi günün sonunda. Liderlikler de savaşı başlatmaktaki ‘derin’ amaçlarına ulaşmış, rejimlerini pekiştirmiş, meşruiyet zeminlerini sağlamlaştırmıştı.

Bugünden bakıldığında Ekim 1973 Savaşı’nı Arap ülkelerinin aralarındaki tüm ihtilaf ve çıkar uyuşmazlıklarına karşın İsrail’e karşı ortaklaşa giriştikleri son hamle olarak kayda geçirmek mümkün. Sadece askeri kapasitelerinin yetersizliği ve ekonomik güçlerinin yetersizliğinden ibaret değildi Arapların zaafı. Savaş, ABD’nin her halükarda, tüm gücüyle ve sonuna kadar İsrail’in yanında yer alacağını ortaya koymuş; buna karşılık Sovyetler Birliği’nin diplomatik ve lojistik destekten öteye geçemeyeceği anlaşılmıştı. Tabii İsrail’in konvansiyonel askeri kapasitesi ve vuruş gücü bir yana bir ‘olasılık’ olarak duran nükleer silahı da yeni askeri maceralara karşı hayli caydırıcı bir etkendi. Kısacası, 1973 Arapların İsrail’e karşı ‘cephe savaşı’ndan umudu kestiği yıldır.

Ekim 1973 Savaşı, ABD’nin de gözünü açtı: İsrail ne kadar güçlü olursa olsun, kapsamlı bir barış anlaşması imzalanmadıkça Arap ülkeleri her daim Sovyet nüfuzuna açık kalacak, bölge istikrara, İsrail de güvenliğine kavuşamayacaktı.

Nitekim savaşın hemen ardından ABD kolları sıvadı. İlk aşamada İsrail üzerindeki etkisini kullanarak Sina ve Golan Tepeleri’nde Mısır ve Suriye lehine iyileştirmelere gidilmesine sağladı. Ardından da bu düzenlemeleri ‘Amerikan güvencesi’ne aldı.

1973 Ekim Savaşı’nın orta vadeli kazanımlarından biri hiç kuşku yok ki 1979 yılında İsrail ile Mısır arasında varılan barış anlaşmasıydı. Ortadoğu’da taşları yerinden oynatan bu anlaşmayla, İsrail Sina Yarımadası’ndan tamamen çekiliyordu. İsrail ile bir Arap ülkesi arasındaki ilk barış anlaşmasıydı bu. ABD anlaşma için koyduğu çabanın karşılığı Mısır’ın Sovyet nüfuz alanında çıkıp Amerikan şemsiyesi altına girmesiyle alacaktı (3). Sedat ‘Yahudi devleti’yle barış yapmanın ya da taraf değiştirmenin bedelini üç yıl sonra İslamcılarca öldürülerek ödeyecekti ama Mısır’daki askeri rejim, önemli bir ‘müttefik’ kazanmıştı.

Gilles Kepel’e göre ise 1973 Ekim Savaşı’nın gerçek galipleri petrol ihracatçısı ülkelerdi: “En başta da Suudi Arabistan. Ambargonun siyasi başarısı dışında bu ülke yakıt arzını azaltmış ve fiyatlarda bir sıçramaya neden olmuştur. Aniden muazzam gelirlere sahip olan petrol devletleri İslam dünyasında hakim bir konuma geçmişlerdir.” (4) Örneğin, Suudi Arabistan’ın 1973 başında 4,5 milyar doları bulmayan petrol geliri, 1974’te 23 milyar dolara dayanacaktır.

Kepel 2000 yılında yayınlanan ve Türkçe’ye ‘Cihat’ adıyla çevrilen kitabında Ekim Savaşı’nın bugünlerin Ortadoğu’suna kadar uzanan ‘daha derin’ bir sonucuna da dikkat çeker:

“Ekim 1973’ün ertesi Suudi mali gücünü kabul ettirerek, püriten ve toplumsal açıdan muhafakazakar Vahhabi-İslamcı akıma her tarafta yayılma ve İslam’ın uluslararası dışavurumunda kuvvetli bir konum elde etme olanağı vermiştir. Etkisi Humeynici İran kadar bariz değildir; ama daha derindir ve zaman içinde yayılır (5) (…) İslamcılık Vahhabi akımının Ekim 1973 Savaşı’ndan beri elinde tuttuğu mali güçten ve aracılardan istifade ederek Müslüman dünyanın bütününde yayılır (…) milliyetçiliğin yerini alıp başka idealler getirerek kendini kabul ettirir.” (6)

Böyle bakıldığındı Ekim 1973 Savaşı’nı Ortadoğu’da Arap milliyetçiliğinin gerileyiş, buna karşılık İslamcılığın yükselişi süreçlerinde bir kilometre taşı olarak nitelemek de mümkün.

(1) Selin Çağlayan, İsrail Sözlüğü, İletişim, 2004, İstanbul, s. 453
(2) Nahum Goldman, The Autobiography of Nahum Goldman, Holt-Rineheart-Winston, New York, s. 289-290
(3) Avi Shlaim, War and Peace in the Middle East, Penguin Books, London, 1995, s. 49
(4) Gilles Kepel, Cihat, Doğan Kitap, 2001, İstanbul, s.79
(5) Kepel, s. 69
(6) Kepel, s. 74

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Tarih içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s