‘Bir Daha Asla!’

Toplumsal barış, geçmişindeki karanlık sayfalarla cesurca hesaplaşabilmiş, gerçeklerin üstündeki kalın örtüleri sıyırıp fırlatmış toplumların ayrıcalığı. Yani barış ve huzur için sokağa, topluma yayılmış ‘Bir Daha Asla’ çağrısı ve toplumların bütünleştirici unsuru devletin resmi özrü gerekiyor.”

İstanbullu ya da İstanbul’daysanız ‘çok geç olmadan’ yolunuzu Tophane’ye düşürün derim. Eski Tütün Deposu’nda faaliyet gösteren Depo‘ya bir uğrayın.

Kendi küçük ama derdi büyük bir sergi var Depo’da: ‘Bir Daha Asla!’

Açık Toplum Vakfı ve Anadolu Kültür’ün ortak girişimiyle açılan serginin alt başlığı, Türkiye’nin her daim ‘üstü örtülü’ meselelerinden biri: ‘Gecmişle Yüzleşme ve Özür.’

Açık Toplum Vakfı Başkanı İshak Alaton, sergi açılışında şöyle diyordu: Toplumsal barış, geçmişindeki karanlık sayfalarla cesurca hesaplaşabilmiş, gerçeklerin üstündeki kalın örtüleri sıyırıp fırlatmış toplumların ayrıcalığı. Yani barış ve huzur için sokağa, topluma yayılmış ‘Bir Daha Asla’ çağrısı ve toplumların bütünleştirici unsuru devletin resmi özrü gerekiyor.”

Bu açıdan bakıldığında, sergi boyundan büyük bir işe kalkışmış aslında. Sorun, tam da burada çünkü.

Anadolu’nun uzak ve yakın geçmişi karanlık sayfalarla dolu. Dini, etnik, mezhepsel, sınıfsal, idelojik, cinsel vb. seçili aidiyetlerin ya da azınlık statüsünün devletin dayattığı tercihlerin ya da çoğunluk baskısının hışmına uğradığı karanlık sayfalar.

Elbette ciddi derece farkları var arada ama Ermeniler de aldı bu hışımdan payını, Aleviler, Kürtler, Rumlar ve Yahudiler de… İşçiler, eşcinseller, solcular, Gezi’ciler de… Hala da alıyorlar bir bakıma.

Gelgelelim, ne çoğunluğun bu geçmişle yüzleşmek gibi bir derdi, ne de devletin bir özür kültürü var. Olduğunda da topyekün değil, seçici, konjonktürel, işine geldiği ölçüde. O yüzden, mesela Dersim için, o da başkaları adına özür dileyen bir iktidar, Kahramanmaraş, Çorum ya da Sivas/Madımak için aynı ölçüde duyarlılık göstermiyor, gösteremiyor.

Öyle bir derdin, öyle bir kültürün yakın zamanda oluşacağı da yok maalesef.

Aksi olsa cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların, belediye başkanlarının havaalanı, sanayi tesisi, metro, AVM açılışları kadar bu tür sergileri de ‘onurlandırması’ gerekmez mi…

Aksi olsa, o açılışlarda oluşan izdihamların binde birinin bu tür sergilerde de görülmesi gerekmez mi…

Dün sordum, 25 Ekim’de açılan sergiye günde 50-70 kişi geliyormuş. Azınlık okulları ve yabancı ataşelikler daha ilgiliymiş…

Ve tabii İstanbul’un göbeğindeki sergiye henüz devlet büyüklerimizden bir Allah’ın kulu bile teşrif etmemiş…

Bilmem anlatabildim mi?

Yine de siz onlara bakmayın, gidip sergiyi görün. Ve neden, ‘Bir Daha Asla’ demişler anlayın…

Pertev, Zeki, Nadire ve diğerleri

Dünkü Taraf’ta Müjgan Halis‘in haberi öyle bir başlık ve girişle yazılmıştı ki gel de okuma..

‘Kendileri değil ama suretleri döndü…

Merzifonlu Dildilian ailesi, 1915 Ermeni soykırımından sekiz yıl sonra terk ettikleri memleketlerine 90 yıl sonra fotoğraflarıyla geri döndü.’

Üç torun, dedelerinin çektiği fotoğraflardan, Merzifon/Taşhan’da sergi açmış. ‘Bir Ermeni Ailesinin Yitik Geçmişine Tanıklıklar’ adlı sergi Hatıra, mektup ve aile üyelerine ait ses kayıtları da varmış sergide.

Dildilianların 48 üyesi, 1915’te ailesinin Samsun, Sivas, Vezirköprü ve Trabzon’da öldürülmüş. “Sergideki büyük aile fotoğrafında yer alanlardan başka kurtulan yok”muş. 1921’de Merzifon’u, 1922’de Samsun’dan Türkiye’yi terk etmişler.

Torunların amacı, ‘geçmişte yaşananların gerçekten büyük acılar olduğunun anlaşılması, gerçeklerin ortaya çıkması, iki halk arasındaki düşmanlığın bitmesi ve Türkiye’de yaşayanların da da yaşanan acıların aydınlatılmasını talep etmesi.’

Haberde çarpıcı bir de ‘ayrıntı’ vardı.

Torunlandan Armen Masroobian, büyükbabası Tsolag’ın, ailesini nasıl kurtardığını anlatıyor:

Büyükbabam Tsolag’ın fotoğrafçılığının ailemin hayatta kalmasında rolü olduğunu biliyordum. Bilmediğim, sürgünden muaf tutulmanın koşulu olarak İslamiyet’e geçip Türk kimliğini benimseme izninin son anda verildiğiydi. Canayakın bir polis müdürü onlara tek alternatifin ölüm olacağını söyler.

10 Ağustos 1915’te aile meclisi toplanır. Başka çıkar yol kalmamıştır. Akşamüstü saatlerinde hep birlikte Hükümet Konağı’na gidip müftünün odasına çıkarlar. Hepsi birden müftünün sözlerini tekrarlar: Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun kulu ve peygamberidir. İsimleri de hemen seçilir. Tsolag Pertev olur, (kardeşi) Aram’ın yeni adı Zeki’dir, (kızı) Hayganuş’un ise Nadire.

Tsolag ev halkını kurtarır ama geniş ailenin Merzifon dışındaki üyelerini koruyamaz. Ancak Merzifon’da 18 Ermeni genci iki yıl boyunca evin mahzeninde saklarlar. Bu 18 kişi iki yıl boyunca hiç günışığı görmez. Ancak görünüşte de olsa, din ve kimlik değiştirmek bile onları Anadolu topraklarında tutmaya yetmeyecektir.”

Geçmişle yüzleşme demişken…

Taraf, 3 Kasım 2013

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Dahası, Türkiye içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s