‘Her iki tarafın da hataları oldu’

“Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Rumlar ya da Kıbrıslı Türkler istiyor diye kurulmadı. Bu bir uzlaşmaydı. Rumların gönlünde enosis, Türklerin gönlünde ise taksim yatıyordu. Bu yüzden bağımsızlık her iki taraf için de zoraki bir çözümdü. Ne yazık ki Kıbrıs’ın o zamanlardaki siyasi liderleri ya da milli liderleri diyelim isterseniz deneyimli devlet adamları değildi.” 

Lefkoşa’da ‘buz gibi’ bir ofisteyim. Kıbrıs’ın nemli mi nemli sıcağında ilaç gibi. Karşımda Kıbrıs’ın tarihi karakterlerinden biri oturuyor: Glafkos Klerides.

Kıbrıs siyaset sahnesinin duayenlerinden. Halk arasındaki deyişle ‘büyükbaba’.

Politik kariyerine üst üste iki dönem cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra geçen mart ayında nokta koydu Klerides, daha doğrusu koymak zorunda kaldı. Çünkü seçimlerde Tasos Papadopulos’a hem de ilk turda yenildi.

İstediği gibi jübile yapamadı

Aslında yeniden aday olurken Klerides’in niyeti bir dönem daha cumhurbaşkanlığı yapmak değildi; üç yıldır BM gözetiminde Rauf Denktaş’la yürüttüğü görüşme sürecini tamamına erdirmek, mümkünse karşılıklı bir çözüm anlaşmasına imza atmaktı. Muhtemelen parlak bir jübileyle veda etmek istiyordu siyasete. Ancak olmadı, Rumlar ona bu şansı tanımadı.

Gariptir, Klerides 1993’te Yorgo Vasiliu’yu yenilgiye uğratıp cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğunda Kıbrıs’ın üzerindeki çözümsüzlük bulutu daha da kararmıştı. Vasiliu siyaset çarkının dışından gelmiş, pragmatik biriydi. Yeniliğin, değişimin simgesiydi. Çözüm umuduydu. Klerides ise o çarkın değişmez dişlilerinden biriydi ve geçmişe aitti. Hiç kimse Klerides’in ‘çözüm adamı’ olduğuna inanmıyordu. Zaten seçim öncesinde Vasiliu’yu Türk tarafına karşı fazla tavizkâr hareket etmekle suçlamış ve adil bir çözüm için kendisine oy verilmesini istemişti.

10 yıl sonra Papadopulos Klerides’i aynı silahla vurdu.

Klerides şimdi 80’ini devirmiş, gayriresmi hayatının keyfini çıkarıyor. Yeni kitabıyla meşgul. Son dönem dahil yakın geçmişi kaleme alacak. Kim bilir neler yazacak neler. Bekleyelim görelim.

Papadopulos’la olduğu gibi Klerides’le de tarihten başlamakta yarar vardı:

Kıbrıs’ta yeni bir ortak devlet kurulmaya çalışılıyor. Sizce 1960’taki ilk deneme niye başarısızlıkla sonuçlandı?

Eğer objektif olmak gerekirse şunu kabul etmeliyiz: Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Rumlar ya da Kıbrıslı Türkler istiyor diye kurulmadı. Bu bir uzlaşmaydı. Rumların gönlünde enosis, Türklerin gönlünde ise taksim yatıyordu. Bu yüzden bağımsızlık her iki taraf için de zoraki bir çözümdü.

‘Kıbrıs’ta devlet adamı yoktu’ 

Ne yazık ki Kıbrıs’ın o zamanlardaki siyasi liderleri ya da milli liderleri diyelim isterseniz deneyimli devlet adamları değildi. Ulaslararası politika konusunda deneyimsizdiler.

Onlardan biri de siz miydiniz acaba?

Ben kendini Kıbrıs politikasının içinde buluvermiş biriyim. O zamanlar çok gençtim ve hiçbir siyasi deneyimim yoktu.
Taraflar birbirinden kuşkuluydu. Uygulanması olağanüstü zor bir anayasası vardı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin. Bu durum, tarafların kuşkularını pekiştiriyordu.

Bu muydu çöküşün temel nedeni?

Tabii ki her iki taraf da hatalar yaptı.

Bu hatalardan biri Rum liderliğinin çözümden sonra da enosis peşinde koşmayı sürdürmesi miydi?

Sanırım enosis konusu kapanmıştı. İnsanlar enosisin Kıbrıs sorununa çözüm olamayacağını anlamıştı…

Ne zaman?

Sanırım bağımsızlıktan iki üç yıl sonra. Anladılar ki Türkiye buna izin vermeyecekti. Yunanistan da bu uğurda Türkiye’yle savaşa girmek istemiyordu.


‘Türkiye öyle gürültü kopardı ki’

Geçmişte kalmıştı ama Klerides’e S-300 macerasını sormadan olmazdı. Klerides 1997 yılında Kıbrıs’a Rus yapımı karadan havaya atılan füzeler getirmek istemişti. Bu füzelerin Türk uçaklarına karşı sipariş edildiğinden kimsenin kuşkusu yoktu. Türkiye’nin füzelerin konuşlandırılmasını gerekirse askeri yoldan önlemekteki kararlılığı karşısında, uluslararası kamuoyunun da baskısıyla Klerides geri adım atmıştı. Füzeler Girit’e gönderilmişti.

Acaba Klerides altı yıl sonra o günkü kararını nasıl değerlendiriyordu?

Bir kere bunlar savunma amaçlı füzelerdi. Kıbrıslı Türklere karşı kullanılmaları söz konusu değildi. Ancak ve ancak Türkiye bize saldırırsa kullanılacaklardı. Malum Türkiye bunu daha önce yapmıştı. Dolayısıyla ben de bu füzeleri sipariş etmekte bir beis görmedim. Hata yaptığımı da sanmıyorum.

Ancak Türkiye öyle bir gürültü kopardı ki Yunan hükümetiyle ve Amerikalılarla konuştuktan sonra bir orta yol bulmaya karar verdim. Bu yüzden de Kıbrıs’a değil Girit’te konuşlandırılmalarını uygun buldum.


‘Denktaş’ta enosis saplantısı var’

Denktaş’ın vahim hatası şu: Hâlâ geçmişte yaşıyor. Eğer Avrupa ülkeleri geçmişte kalıp geleceğe bakamasıydı bugün Avrupa Birliği diye bir şey olmazdı.

Türkiye’nin Kıbrıs politikası net değil. Anlamakta güçlük çekiyorum. Çözüm istiyorlarsa Kuzey Kıbrıs’ta seçimleri muhalefet partilerinin kazanma şansı yüksek.

Klerides’le bugünü konuşmaya ‘tatsız’ bir soruyla başladım. Papadopulos’a seçimleri kazanmasını neye bağladığını sormuş, ‘Çünkü halk benim sözümün eri olduğumu bilir’ yanıtını almıştım. Bu dokundurmalı açıklamayı aktarıp Klerides’e seçimleri kaybetmesini neye bağladığını sordum… Pek oralı olmadı:

– Seçimleri kaybettim çünkü üç parti birleşip tek bir adayı Papadopulos’u desteklemeye karar verdi. Oysa benim kurduğum parti iki aday çıkardı. Kazanmam imkânsızdı.
Klerides, görüşme sürecinde imza atmaya epey yaklaşmıştı…O kadar ki Kopenhag zirvesine az bir süre kala yapılan bir görüşmede Denktaş Klerides’e, ‘Ne yani, sen bu anlaşmayı imzalayabilir misin’ dediğinde, Klerides, ‘Bana bir kalem verin’ yanıtını vermişti. Denktaş’ın son cümlesi, ‘Ben yalnızca ne diyeceğini merak etmiştim’ olmuştu.

Evet Klerides imza atmaya hazır olduğunu söylüyordu ama bir şartla:

– Elbette Denktaş’ın da imzalaması koşuluyla. Tek taraflı bir imzanın ne anlamı olurdu?
– İmzaya epey yakındınız yani…
– Aslında hiç de yakın değildik. Çünkü Denktaş’ın sorunu çözmeye hiç niyeti yoktu.

Klerides çözüm konusunda, daha doğrusu çözüm için verilebilecek ödünler konusunda temsil ettiği toplumun ilerisindeydi. Hatta bir keresinde Avrupalı bir diplomat Rum heyetinin bir üyesine şöyle demişti: “Klerides fazla ileriye gitti. Bu ödünleri Rum halkı kabul eder mi?” Rum yetkili net bir yanıt verememişti bu soruya. Klerides’n yanıtı ise netti:
– Eğer plan temelinde bir anlaşmaya varabilseydik, liderlik olarak bu anlaşmayı benimseseydik halkımız da kabul ederdi.

Tam da bu noktada, madem Klerides çözüme bu kadar yakın idiyse, bazı bocalamalarına karşın hep uzlaşma temelinde bir çözümden yana durmuş, Güney Kıbrıs’ın en güçlü partisi (kemikleşmiş yüzde 35 oy oranı var) AKEL’in kendisini desteklemesi gerekmez miydi? Oysa AKEL seçimlerde Papadopulos’un arkasındaydı.

Klerides AKEL için ağır konuştu:

– Sanırım AKEL çözümden umudunu kesti. Çünkü Denktaş görevde olduğu müddetçe hiçbir anlaşma olamayacağına kanaat getirdiler. Ve dediler ki, ‘Madem çözüm olmayacak bari hükümete girelim.’ Hükümete girme karşılığında Papadopulos’u desteklemek konusunda anlaştılar (10 üyeli Papadopulos hükümetinde halihazırda beş AKEL üyesi bulunuyor).

‘Yenilgimin nedeni iç politika’

Klerides çözüm masasında izlediği politikanın, seçim yenilgisinde hiçbir payı bulunmadığını söylüyordu. İç politikaya ve Güney Kıbrıs’taki partiler denklemine bağlıyordu…

– Evet, çünkü karşı tarafın tavrı o kadar olumsuzdu ki bizim kendi aramızda bu planı imzalayalım mı imzalamayalım mı diye tartışmamıza gerek kalmadı. Seçim kampanyası sırasında hararetle tartışılan konulardan biri değildi Annan Planı. Doğru dürüst tartışılmadı.

Klerides bir ipucu vermişti aslında. Plan belki tam da kendisinin dediği gibi Rum kamuoyunda yeterince tartışılmamıştı. Hiçbir lider doğru dürüst sahip çıkmamıştı plana. Kamuoyu yoklamalarında plana olumlu bakanların oranı en fazla yüzde 55’ti. Bir önceki gün müzakereler sırasında hükümet sözcüsü olarak hep Klerides’in yanında yer almış deneyimli politikacı Mihalis Papapetru ile görüşmüştüm. Kendisine niçin planı halka benimsetmek için çaba göstermediklerini sorduğumda verdiği yanıt ilginçti: “Klerides, ‘Denktaş’ın kabul etmeyeceği bir plan uğruna ne diye birbirimize girelim’ diye düşünüyordu. Ben kendisine aksi yönde telkinde bulunduysam da aldırmadı.”

Aynı soruyu Klerides’e de sordum. Papapetru’nunkilere ekleyecek bir-iki sözü vardı:

– Eğer plan üzerinde anlaşabilseydik imza atmadan önce belli bir zamanımız olacaktı. Yaklaşık iki aylık bir süre olacaktı. İşte o zaman diliminde kamuoyunu çözüm için gerekli ödünlere hazırlayabilirdik. İki ay yeter de artardı bile. Ancak işler böyle yürümedi. Araya Denktaş’ın hastalığı girdi. Biz çözümü Kıbrıs’ın AB üyeliğine yetiştirmek için acele ediyorduk. Ancak Denktaş’ın gerek hastalığı gerekse planı kesinlikle kabul edilemez bulan tutumu nedeniyle ortaya çıkıp Rum kamuoyunu plana ikna etmenin bir anlamı yoktu.

Denktaş geçmişte yaşıyor

Klerides Denktaş’la 1967’den itibaren sayısız görüşme yaptı. Onca yıl sonra bugün Denktaş için ne düşünüyordu acaba?

– Sizce Denktaş çözüm istiyor mu?

– Denktaş’ın çözümle ilgilendiği zamanlar da oldu. Federal bir sistem dahilinde tabii.Ancak 1983’te ayrı bir devletin (KKTC) kurulması ve Türkiye’nin bu devleti tanımasından sonra Denktaş’ın tutumu tamamen değişti. O zamandan beri zamanın kendisinden yana olduğuna inanıyor. Uluslararası topluluğun er geç devletini tanıyacağını düşünüyor. Artık federal bir çözüme inanmıyor. Kendi devletinin egemenliğinin tanınmasını ve adadaki iki devlet arasında gevşek bir bağ kurulmasını istiyor.

– Denktaş nasıl bir lider?

– Bir kere çok zeki. Son derece nazik. Ancak vahim bir hatası var. Geleceğe değil geçmişe bakıyor. Hâlâ geçmişte yaşıyor. Bakın size bir örnek vereyim, eğer Avrupa ülkeleri geçmişe baksaydı bugün Avrupa Birliği diye bir şey olmazdı. Olanlar oldu. Geçmişte kaldı. Geçmiş geçmiştir. Uluslararası gelişmeleri de hesaba katmak zorundasınız. Ama Denktaş’ın bir saplantısı var. Hâlâ daha Rumların, Yunanlıların enosis istediğini düşünüyor. ‘Bunlara güven olmaz, biz en iyisi kendi devletimizi yaşatmaya bakalım’ diyor. Ama gerçek bu değil.

– Neden öyle diyor peki? Bir bildiği mi var?

– Denktaş yalnız değil tabii. Kendisi ancak Türkiye’nin kabul edebileceği parametreler dahilinde bir çözüme ulaşabileceğinin farkındaydı. Ancak Ecevit’in iktidara gelişiyle durum değişti. O zamandan beri Ankara ile Denktaş aynı çizgide. Tabii Türkiye’nin generalleri de. Federal bir çözüm istemeyen yalnız Denktaş değil, aynı zamanda Türk hükümetleri ve asker.

“Hâlâ mı” diye soruyorum. Bu noktada Klerides, Denktaş’la Erdoğan arasında bir fark göremeyen Papadopulos’a katılıyor:

– Sonra Erdoğan çıktı ortaya. Önceki hükümetlerin Kıbrıs politikasının yanlış olduğunu söyledi. Bu politikanın Türkiye’nin daha geniş kapsamlı çıkarlarına zarar verdiğini belirtti. Ancak kendi politikasının ne olduğunu bir türlü anlatmadı. Sonunda da Ecevit’in çizgisine geldi. Yani Kıbrıs’ta iki ayrı devlet.

– Papadopulos’la aynı görüştesiniz…

– Türkiye’nin mevcut hükümetinin Kıbrıs politikasının ne olduğunu anlamakta hakikaten güçlük çekiyorum. Erdoğan kendi politikasını açıklamıyor. Kamuoyu önündeki demeçlerine bakılırsa Denktaş’tan pek farkı yok gerçekten. İlk açıklamaları cesaret vericiydi. Ancak ne zaman ki başbakanlık koltuğuna oturdu çözüme yönelik açılımlarına son verdi.

– Aradan bunca yıl geçtikten sonra Türkiye’nin Kıbrıs politikasının hâlâ net olmadığını söylemek biraz garip değil mi?

– Bakın Kıbrıs’ta çözümün parametreleri bellidir. Bu parametreleri BM Güvenlik Konseyi kararları belirlemiştir. Nedir bunlar? İki toplumlu, iki bölgeli bir federal sistem. Tek egemenlik, tek uluslararası temsil ve tek vatandaşlık. Türk hükümetinin bunları çözümün temel parametreleri kabul edip etmediği belli değil.

– Peki sizce Papadopulos çözüm adamı mı?

Klerides söyleşinin başından bu yana ilk kez duraksıyor. Neden sonra tek cümle kuruyor:

– Ben derim ki eğer Türk tarafının federal bir çözüm yolunda yürümeye niyetli olduğunu görürse o da yürüyecektir.

‘Rauf, doğru söylemiyorsun’

Papadopulos’un planda değişiklikler istediğini hatırlatıyorum. Klerides önce Papadopulos gibi planda bazı boşluklar bulunduğunu anlatıyor, ama sonra Papadopulos’un açmadığı bir konuyu da açıyor: ‘Yerleşimciler’in (1974’ten sonra KKTC’ye göç eden Türkiyeliler) durumu.

– Türk tarafı bize hiçbir zaman bu insanların sayısına ilişkin güvenilir bir bilgi vermedi. Bakın size bir şey anlatayım. Bir görüşme sırasında yine bu konu gündeme geldi. Denktaş dedi ki, ‘Bu insanların sayısı 35 bin civarında.’ Kendisine karşı çıktım. Dedim ki, ‘Rauf, bize doğru rakamı söylemiyorsun.’ Bir sonraki toplantıda Denktaş, ‘Yanılmışım. Rakam 65 binmiş’ dedi. Ben de kendisine, ‘Rauf, bir daha incele. Yine doğru rakamı söylemiyorsun’ dedim. Çünkü gerçek rakam 120 bin civarında. Denktaş bir daha bu konuyu konuşmadı.
Konuşamadığımız tek konu bu değildi. Toprak konusunu hiç konuşamadık mesela.

– Üç yıl boyunca bir kez bile mi?

– Bir kez bile! Çünkü Denktaş, egemenliği tanınmadan bu konuyu konuşmak istemiyordu. Anayasayı konuştuk, güvenliği konuştuk

– Görüşmelerde konuştuklarınız bir gün kamuoyuna açıklanacak mı?

– Elbette. Herhangi bir sınırlama yok.

Merak ettiğim bir konu da Denktaş’ın Kıbrıs’ta hayatın temposunu değiştiren hamlesini, güney ile kuzey arasında geçişlerin kısmen serbest bırakılmasına Klerides’in ne dediğiydi.

– Benim yorumum şu: Ankara Denktaş’a bir şeyler yapması gerektiğini söyledi. Çünkü görüşmelerin çökmesinden Denktaş sorumlu tutulmuştu. AB de böyle düşünüyordu. Denktaş’ın imajını düzeltmesi gerekiyordu. Bir de Denktaş görüşmeleri BM’siz yapmak istiyordu. Şu mesajı vermek istiyordu: ‘Bizi rahat bırakın, bırakırsanız biz kendi başımıza bu işi çözeriz.’ Tabii bir kandırmaca bu. Çünkü Denktaş egemenlikte ısrar ettikçe bir çözüm bulunamaz. Denktaş BM’nin varlığından hoşlanmaz. Çünkü BM kararları işine gelmiyor.

– Yıllardır çözümsüzlüğün nedeni bu mu?

– Evet, Denktaş’ın çözüme niyeti yok.

– Peki Kuzey Kıbrıs’ta belki de Denktaş’ın görüşmecilik görevine son verecek bir seçim süreci var. Ne bekliyorsunuz?

– Türkiye’nin Kıbrıs politikasının ne olduğunu bilsem size daha doyurucu bir yanıt verebilirdim. Türkiye’nin ne istediği belli değil. Eğer Türkiye çözüm istiyorsa o zaman kuzeyde muhalefetin kazanma şansı var demektir.

– Yani Kuzey Kıbrıs’taki seçim sonuçlarını Ankara mı belirleyecek diyorsunuz?

– Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs seçmeni üzerinde ağırlıklı bir etkisi var. Hem sivil yetkililerin hem de askerlerin.


Anekdot çok ama anlatamam…

Klerides’le Denktaş’ın muhabbetinin eskiye dayandığı bilinir. Bu muhabbetin siyasi düzeyde olmasa da insani düzeyde görüşme masasına yansıdığı da.

– Samimiyetinizin bir yararını gördünüz mü görüşmelerde?
– Evet, zaman zaman gerginlik oluyordu. Bu durumlarda ya ben ya Rauf bir fıkra anlatıyorduk, espri yapıyorduk.

– Bunlardan birini anlatır mısınız?

– Hiçbirini anlatamam. Çünkü halka anlatılacak türden değiller.

– Nasıl yani?

– Hepsi belaltı, müstehcen. Ancak size şunu söyleyebilirim. Kıbrıs Türk
heyetinde genç ve güzel bir kız vardı. Not alıyordu. Ben ne zaman açık saçık bir fıkra anlatsam dönüp ona bakıyordu, acaba yüzü kızarıyor mu diye…=

Radikal, 23 Eylül 2003

Reklamlar

About Erdal Güven

Journalist
Bu yazı Kıbrıs, Türkiye içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s