MEDYA

Pulitzer’lik fotoğraf

Serbest fotoğrafçı Javier Manzano‘ya İnsan Hikayesi Fotoğrafı dalında Pulitzer kazandıran kare…

PF

Halep’te bir keskin nişancı yuvası… (Agence France-Presse)

Sıcak Haber Fotoğrafı dalında Pulitzer kazanan AP’den kareler için:

http://www.pulitzer.org/works/2013-Breaking-News-Photography

Pulitzer’lik karikatürler

Pulitzer Ödülleri açıklandı dün gece… Minneapolis’te yayımlanan Sun Sentinel’in çizeri Steve Sack’e Pulitzer kazandıran karikatürlerden bir demet…(Pulitzer'lik Karikatürler)

P4

P2YUNANİSTAN ——————————————— TASARRUF TEDBİRLERİ

P6

P5SİNEMA-AVM-OKUL —- POLİS KORDONU-GEÇMEYİN

SİLAH DENETİMİ   —- ULUSAL ATEŞLİ SİLAHLAR DERNEĞİ KORDONU-GEÇMEYİN

P1ÇILGIN ADAM —————- FÜZE DENEMESİ ——–KUZEY KORE’NİN KÜÇÜK KİM’İ

P3MISIR ORDUSU ————————————————- DEMOKRASİ

 

Uzunca bir aradan sonra başlarken…

Hasan Cemal
T24, 15 Nisan 2013

“Uyan evlat!
Yolculuk bitince
uyumak için
fazlasıyla 
vaktin olacak.”

Perulu romancı Vargas Llosa’nın sözü aklımda: “Yazarın içinde bulunduğu durum her zaman başkaldırıdır, şeytanın avukatı rolüdür.” Ben de yazıyorum, gazeteciyim, çok uzun yıllardır yaptığım bu işi seviyorum. Ve ‘gazeteci milleti’ var oldukça, gazeteciliğin batmayacağını da adım gibi biliyorum.
Madrid’de Plaza de Mayo.

Meydana bakan küçük bir kahvede Cimbom’un Real Madrid’le maçını bekliyorum.

Sabahtan beri içimde kıpırdanan bir burukluk var. Galiba akşamki maçı yazamayacağım için kıpırdanıyor bu burukluk…

Köşem yok!

Bir şeyi yazmak isteyip de yazamamak çok uzun yıllardır ilk defa başıma geliyor.

Tuhaf bir his.

Bir süredir gitgide büyüyen bir boşluk içine çekiyor beni, hüzünlü bir yalnızlık duygusuyla birlikte… Ama bu arada insanın ruhunu acıtan böyle bir duyguyla baş başa kalmasının öğretici, olgunlaştırıcı bir yanı da yok değil.

Her gün kalkınca yazı düşünen, neredeyse her Allah’ın gününü kafasının arkasında durmadan dönen bir teyple geçirmeye alışmış bir gazetecinin içine düştüğü boşluğun derinliğini uzun yıllardır ilk kez hissediyorum.

Yazısız geçen her gün biraz daha şiddetlendi bu duygu. Sanki yazımı yazmayınca görünmez adam olacaktım, kaybolacaktım. Belki de dışlanmışlık duygusuydu uç veren.

Olabilir.

Her gün iyi kötü bir yazı yazmaya ne kadar alışmış olduğumu ilk kez fark ediyorum. Ahmet Altan’ın yeni çıkan Son Oyun isimli romanından bir cümle:

“Yazı yazamayan her yazar ölüdür zaten…”

Hayal kırıklıkları hayat boyu devam mı edecek?

Belki de…

Bu yakın dönemde yaşadığım hayal kırıklıkları ve karşılaştığım bazı insan halleri içimi acıtmıyor değil.

Ama aynı zamanda bir gazeteci ve bir insan olarak son haftalarda şahit olduğum destek, dayanışma ve ilgi halesi gerçekten içimi ısıttı, geleceğe daha bir umutla bakmamı sağladı.

Başkaldırı ve şeytanın avukatlığı
En sevdiğim romancılardan birinin, Peru’lu Mario Vargas Llosa’nın şu sözü aklımda:

“Yazarın içinde bulunduğu durum her zaman başkaldırıdır, şeytanın avukatı rolüdür.”

Devam ediyor:

“ … toplumda, dün ve bugün olduğu gibi hayır diyerek, başkaldırarak, farklı düşünme hakkımızın tanınmasını talep ederek…

… dogmanın, sansürün ve keyfiliğin, ilerleme ve insan onurunun ölümcül düşmanları olduklarını göstererek…

… hayatın ne basit bir şey olduğunu, ne de şemalara oturtulabileceğini, gerçeğe giden yolun her zaman dümdüz ve doğru olmadığını, sıklıkla dolambaçlı ve engebeli olduğunu söyleyerek…

… dünyanın temel karmaşıklığını ve çeşitliliğini ve insani olguların çelişkin biçimde her yöne çekilebilirliğini kitaplarımızla bıkıp usanmadan ortaya koyarak yürümeye devam etmek zorundayız.

Dün ve bugün olduğu gibi, eğer yaptığımız işi seversek, Albay Aureliano Buendia’nın otuz iki savaşını vermeyi sürdürmemiz gerekecek, bunların hepsinde, tıpkı onun gibi bozguna uğrasak da…” (Gabo ve Mario, Doğan Kitap, sayfa 66)

Gazeteci milleti var oldukça gazetecilik batmaz!
Ben de yaptığım işi seviyorum.

Gazeteciyim ben…

Ve gazeteci milleti var oldukça, gazeteciliğin hiç batmayacağını da adım gibi biliyorum.

Bunun için de, T24’e teşekkür ederken yine yollara düşüyorum, Türkiye’nin barışını aradığı şu kritik dönemde. Diyarbakır’dan ilk yazım aşağıda yer alıyor.

Gazeteci böyledir, 
bir koşturmaca halinde geçer hayat onun için. Güncel gerçeğin peşinde koştururken de, hep bir yerlerden bir şeyler toplayıp derli toplu aktarmayı sever.

Almanya’daki 2006 Dünya Kupası’nda bir ay meşin top peşinde dolaşmıştım. O günü hatırlıyorum. Trenle Köln’den Berlin’e gidiyordum bir maç için. İngiliz Daily Telegraph gazetesini karıştırırken, mesleğinde 75. yılını doldurmuş bir gazeteciyle yapılmış bir röportaj okumuştum.

Yazının içine siyah beyaz fotoğrafı da oturtulmuştu, trende pencere kenarına oturmuş yazısını yazarken. Kutlama yemeğinde sormuşlar:

“93 yaşına geldin, hâlâ ne diye her gün bilgisayarının karşısına oturuyorsun?”

O da bu soruyu, çok sevdiği bir şiirle yanıtlamış:

“Uyan evlat!
Yolculuk bitince
uyumak için 
fazlasıyla
vaktin olacak.”(*)

(*) The Daily Telegraph, 19 Haziran 2006, sayfa 12. 93 yaşındaki gazetecinin, W.F. Deeds’in şiirinden aktardığı dizelerin İngilizcesi şöyle: “Up, lad: when journey’s over, there’ll be time enough to sleep.”

Döne döne okuyun

Sabahtan beri ‘Hasan Cemal vakası’na dair yazılanları okuyorum. ‘Timsah gözyaşlarında boğulur’ gibiyim. Nefes almak için dönüp Hasan Cemal’in ‘son’ yazısını okudum… İspanyol entelektüel Miguel de Unamuno’nun Frankoculara ettiği şu söz geldi aklıma birden: “Yeneceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz… Nefes almak isteyenlere:

Gazetecilik ve gazeteciler üzerine…

Başbakan Erdoğan, Balıkesir’de Milliyet’e dönüp Namık Durukan’ın İmralı Zabıtları haberinden dolayı “Batsın bu gazeteciliğiniz!” dediğinden beri iki haftadır bu köşe kapalıydı.

Tayyip Erdoğan, Balıkesir konuşmasında beni de hedef almıştı. Adımı zikretmemişti ama haberi ve gazeteciliği savunan benim bir cümlemi aynen alıp bana da yüklenmişti.

Ben o cümlede kendi mesleğimin en temel ilkelerinden birini özenle vurgulamıştım. ‘Gazetecilikle memleket idaresi’nin ayrı ayrı konular olduğunu belirtmiş, ikisinin arasından geçen ayırıcı çizgiye işaret etmiştim.

Özeti şuydu:

Demokrasilerde siyasetçi ülke yönetir, gazeteci gazete yapar!

Evet, öyledir.

Demokratik rejimlerde gazeteciliğin sınırlarını özgürlükler ve gazetecilik mesleğinin evrensel ilkeleri çizer; iktidarların bakış açılarıyla milli-gayri milli gibisinden kriterler çizmez.

Gazeteciliğin evrensel ilkeleri içinde, tarifi her zaman kolay olmasa da, hiç kuşkusuzsorumluluk da vardır. Ama bu sorumluluk duygusuyla iktidar odaklarının anladığı ‘sorumluluk’ ille de örtüşmez, örtüşmek zorunda da değildir.

Demokrasilerde gazetecilerle iktidar sahipleri zaman zaman anlaşamaz çatışırlar.

Çok görülür bu durum.

İlişkilerin fena halde gerildiği, bazen kopma noktasına geldiği de olur.

Bu konuda özellikle Amerikan demokrasisinden çok ilginç, renkli örnekler verilebilir.

Şimdi bunları geçiyorum.

‘İmralı zabıtları’ yüzünden Ankara’yla Milliyet arasında yaşanmış ‘olay’ın perde arkasına bugün için girmek niyetinde değilim. Kişiselleştirmek de istemiyorum konuyu…

Böyle bir ‘olay’ benim başıma ilk defa gelmiyor. Ayrıca, yıllar ve yıllar boyu birçok meslektaşım bu yollardan geçti, geçmeye ne yazık ki devam ediyorlar.

Belirtmekte yarar var.

Medya-iktidar ilişkileri bu ülkede öteden beri sorunlu olmuştur. Çünkü siyasal güç odaklarıher zaman medya ve gazeteci milletini genellikle kendi çektikleri ‘kırmızı çizgiler’le kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bunun için ekonomik, siyasal ve hukuksal aletlerle baskı uygulamıştır.

Hiç değişmemiştir bu.

Medya patronlarının gazetecilik dışındaki alanlarda mevcut ekonomik menfaatleri de iktidarların elini güçlendirmiştir.

Bir başka deyişle:

Kendi işleriyle ilgili olarak medya sahiplerinin Ankara’ya olan ihtiyaçları ya da Ankara’nın ekonomik konulardaki aşırı gücü -Türkiye’de yargı düzeninin ikinci sınıflığıyla da birleşince- siyasal iktidarlar medyayla daha kolay oynamıştır.

Bir de gazeteciliğe bakış vardır, medya patronlarının bakışı…

1990’ların başıydı.

Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. Türk iş dünyasının en büyüklerinden biri, gazete çıkarmak isterken benim de görüşümü almıştı.

Ben de ona sormuştum:

“Neden gazete çıkarmak istiyorsunuz? Avrupa çapında iyi bir buzdolabı fabrikası, iyi bir televizyon fabrikasıyla bankadan sonra bir de iyi gazeteniz mi olsun istiyorsunuz? Yoksa rakiplerinize karşı Ankara’da, iktidarlar nezdinde yeni bir güç odağı yaratmak için mi gazete çıkarmak istiyorsunuz? Ankara’da kendi iş menfaatlerinizi korumak ve geliştirmek mi, yoksa bir de iyi gazete sahibi olmak mı, hangisi?”

Bu konuyu daha önce de yazmıştım. Ama yukarıdaki sorum bugün de geçerli. Ankara’yla, siyasal iktidarlarla medya arasındaki sorunlu ve kusurlu ilişki yapısı, sanıyorum, dün olduğu gibi bugün de yukarıdaki soruda düğümleniyor.

Ama yalnız bu değil.

Bir de ‘gazeteci milleti’nin, özellikle ‘gazeteci eliti’nin iktidar-medya ilişkilerini rayından saptıran ya da rayında tutamayan rollerini de akılda tutmak lazım.

Yöneticiler – ve önde gelen yazarlar – bu ülkede gazeteciliği güç odaklarına karşı olduğu kadarpatronlara karşı, hatta patronlara rağmen savunmakta da başarılı olamadılar. Bunun için kendi aralarında mesleki nitelik taşıyan güçlü ortak platformlar oluşturamadılar.

Bu noktayı özellikle vurguluyorum.

Bu konuda, benim de 45 yıllık gazetecilik mesleğimde zayıf notlarım vardır.

Ayrıntıya girmiyorum.

Şimdilik girmek de istemiyorum.

İktidar-medya, iktidar-gazeteci, gazeteci-patron ilişkilerinde taşların yerli yerine oturabilmesi için, hiç kuşkusuz, gazeteci milletinin de mesleki görev ve sorumluluğu vardır.

Bu noktayı gözardı etmeyelim.

Olan biteni, eli kolu bağlıymış gibi ya da kendisini ilgilendirmiyormuş gibi seyretmek, yani kayıtsız ya da nemelazımcı tavır, demokrasi ve hukuk devletinin bu ülkede ikinci sınıflığa mahkûm olmasında önemli rol oynamıştır.

Gazetecilik bayrağını ne kadar yüksekte tutarsak, kendi mesleğimizin bağımsızlık ve özgürlüğüne ne kadar sahip çıkarsak, Milliyet’in başarılı Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ın deyişiyle inadına gazetecilik çizgisinde ne kadar yürüyebilirsek, bu ülkede demokrasi ve hukuk çıtası da o kadar yükselir.

Bu konu, Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’yla ilgili olarak bugün geçmekte olduğu hayati dönemde çok daha büyük bir önem taşıyor. Demokratik hukuk devleti çıtası ne kadar yükselirse, bu ülkenin barış ve huzur kapısı o kadar açılır.

Biz gazeteciler mesleğimizi ne kadar iyi yaparsak… Gazeteci gazeteciliğini, patron patronluğunu, siyasetçi siyasetçiliğini ne kadar iyi bilirse… Hiç kuşkunuz olmasın, herkesin kafası rahat eder, herkes daha huzura varır ve bu ülkede demokrasiyle barışın taşları çok daha çabuk yerli yerine oturur.

Mesleğini çok uzun yıllardır gerçekten seven bir gazeteci olarak her şeye rağmen, birçok olumsuzluğa rağmen geleceğe umutla bakıyorum.

Bu açıdan duygu ve düşüncelerim özellikle son iki haftada yaşadıklarımla daha bir güç kazandı diyebilirim.

Hadi, işimize bakalım.

İşimizi daha iyi yapalım.

İki haftalık mecburi aradan sonraki ilk yazımı noktalarken, daha iyisini yazabilirdim diye de düşünmeden edemiyorum doğrusu…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s